Macarena Sáez / 5 Ocak 2023
Çeviri: Esra Aşan*
(*Bu çevirinin kontrolünde yapay zeka uygulamalarından faydalanılmıştır.)
Metnin orjinaline La lutte pour les droits des femmes est un combat contre l’autoritarisme | Human Rights Watch üzerinden erişilebilir.
İlerlemenin hiçbir zaman doğrusal olmadığı ve insan haklarını savunmanın zor bir görev olabildiği açıktır. Ancak kadın hakları alanında elde edilen kazanımlar özellikle kırılgan durumdadır. Hükümetler çoğu zaman aileyi ve çocukları koruma ya da toplumsal gelenekleri muhafaza etme gibi zararsızmış gibi sundukları kavramların arkasına sığınarak kadınların özerkliğine sınırlar çizer; sanki bu kısıtlamalar siyasi saiklerle yapılmıyormuş ve insan hakları ihlali anlamına gelmiyormuş gibi davranırlar.
Kadın haklarına yönelik ağır kısıtlamalara örnekler bulmak hiç zor değil. Çin hükümeti nüfus politikası kapsamında kadınları “rahim” olarak görüyor; ülkenin “ihtiyaçlarına” göre kadınları kürtaja ya da hamileliğe zorluyor. İran’da ise ahlak polisi kadınlar için zorunlu başörtüsü yasalarını acımasızca uyguluyor. Katar evlilik dışı cinsel ilişkileri suç kapsamına alıyor ve hamilelik kadınlar aleyhine delil olarak kullanılıyor. Rusya ve Türkiye aile içi şiddete karşı koruma önlemlerini bilinçli bir biçimde azaltıyor. Afganistan’da ise Taliban, kadınları ve kız çocuklarını yeniden eğitimden, çalışma yaşamından ve en temel özgürlüklerden mahrum bırakıyor.
Elbette kadınlar demokrasilerde de ayrımcılık ve başka hak ihlalleriyle karşı karşıya kalırlar. Ancak bir ülkede işleyen bir kuvvetler dengesi sistemi -bağımsız mahkemeler, özgür medya, siyasete aktif katılım, etkili denetim mekanizmaları, adalete ve hukuki çözüm yollarına serbest erişim- varsa, kadınların hak kayıplarına karşı kendilerini koruyabilecek araçları da vardır. Uygulamada, haklar ve fırsatlar bakımından erkeklerle eşitlik güçlü bir demokrasinin göstergesiyken kadın haklarının geriletilmesi, zayıflamış bir demokrasinin endişe verici işaretidir.
Mahkemeler üzerindeki siyasi denetimin kadın haklarının gerilemesine nasıl yol açtığını gördük. 2020 yılında Polonya Anayasa Mahkemesi, “ceninde ciddi ve geri döndürülemez bozukluk ya da ölümcül olabilecek tedavi edilemez hastalık” durumunda dahi kürtajı anayasaya aykırı ilan ederek fiilen yasakladı. Haziran ayında, Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi yaklaşık 50 yıllık içtihadı bozarak kürtaj hakkının anayasal güvencesini ortadan kaldırdı. Bu kararların sonuçları hamile kadınlar için yıkıcı oldu. El Salvador’da mahkemeler düşük yapan kadınları 30 yıl hapis cezasına mahkûm etti.
Açıkça ifade etmeliyiz ki, bir hükümet kadınlara nereye ve kiminle gidebileceklerini, nasıl giyineceklerini ve hamile kalıp kalamayacaklarını dayatıyorsa, bunlar açık bir otoriterlik göstergesidir. Bu tür kısıtlamalar yalnızca nüfusun yarısından fazlasını doğrudan etkilemekle kalmaz, aynı zamanda hükümetin toplum üzerindeki keyfi gücünü de artırır. Kadın haklarına yönelik kısıtlamalar demokrasiyi zayıflatır. Kadınlar bu durumun farkındalar ve kamuoyu önünde itiraz ettiklerinde çoğu zaman ağır bedeller ödüyorlar.
Afganistan’da kadınlar bir yıldan uzun süredir Taliban’a karşı durmaksızın protesto gösterileri düzenledi. Buna yanıt olarak Taliban baskı ve şiddeti artırdı. Kadınlar keyfi biçimde tutuklandılar, gizli yerlerde alıkonuldu ve dövüldüler; ardından hiçbir suçlama yöneltilmeden haftalar ya da aylar sonra serbest bırakıldılar.
İran’da Mahsa (Jîna) Amini’nin ölümüyle başlayan halk ayaklanması, kadınları kontrol eden, özgürlüklerini elinden alan ve özgürlük taleplerini şiddetle bastıran bir rejimden kadınların -ve erkeklerin de- artık bıktığını gösterdi. Ayrıca insanlar, kadınlara yönelik ayrımcılığın devletin baskı siyasetinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kavradılar. İran devleti aşırı güç kullanarak, aralarında çok sayıda kadın ve kız çocuğunun da bulunduğu göstericileri öldürdü ve binlerce kişiyi tutukladı.
Polonya’da kadın hakları aktivisti Justyna Wydrzynska, bir kadının gönüllü olarak ilaçla kürtaj yapabilmesi için kürtaj hapı edinmesine yardım ettiği iddiasıyla, kürtaj yaptırmak isteyen bir kişiye yardım ve “ilaç kaçakçılığı” suçlamalarıyla üç yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya. Amerika Birleşik Devletleri’nde de kürtajın suç sayılması ifade ve bilgi edinme özgürlüğü ile özel hayatın korunması hakkı meselesi hâline geliyor; çünkü bazı eyalet yönetimleri sosyal medyada kürtaj hakkında bilgi arayan kişilere dahi dava açabiliyor.
Ancak baskılara rağmen kadın hareketleri dünya çapında birbiriyle giderek daha fazla bağ kuruyor. İranlı kadınlar Kürt kadın hareketinin “Jin, Jiyan, Azadî!” (“Kadın, Yaşam, Özgürlük!”) sloganını benimsedi. Afganistan ve Endonezya’da kadınlar İranlı kadınlarla dayanışma eylemleri örgütledi. Meksika’da feminist örgütler, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan kadınların ilaçla güvenli kürtaj yaptırmalarına yardımcı oluyor. Dünyanın dört bir yanında kadınlar, Şilili kadın aktivistlerin “The Rapist Is You” (“Tecavüzcü Sensin”) şarkısını kendi dillerinde söyleyerek cinsel şiddeti protesto ettiler.
Amerika Birleşik Devletleri’nde kürtaj, son ara seçimlerde yeniden ana gündem maddelerinden biri oldu. Altı eyalette kürtajla ilgili halk oylamaları yapıldı ve her birinde seçmenler, kadınların bedensel özerklik hakkının korunması yönünde oy kullandı. Bununla birlikte kürtaj hâlâ 12 eyalette yasa dışı ve birkaç eyalet daha yakında “kürtaj çöllerine” dönüşme riski taşıyor. Bu yasal düzenlemeler, insan haklarına yönelik korumayı artırmak yerine azaltarak demokrasiyi zayıflatıyor.
Özellikle Latin Amerika’da demokrasi ile kadın hakları arasındaki bağ on derece görünür hâle geldi. Kürtajın suç olmaktan çıkarılmasını savunan harekete verilen “Yeşil Dalga” adı, Arjantin’den başlayarak tüm Latin Amerika’ya yayıldı. Ve artık mesele yalnızca hükümetlerin, kadınları ve kız çocuklarını hamile kalmaya zorlamasını engellemekle ilgili değil. Kadınlar yeşil fularlarıyla kadın cinayetlerini, çevre yıkımını, polis şiddetini ve genel olarak baskıyı protesto etmek için sokaklara çıkıyorlar. Yeşil Dalga, insan hakları için bir eylem çağrısıdır.
Bir bakıma, dünyanın dört bir yanında gelişen bu hareket döngüsel bir harekettir. İşleyen demokrasilerde kadın hakları mücadelesi, otokrasilerde baskıya direnen kadınlarla birleşmekte; onlara güç ve dayanışma sağlamaktadır. Kadınların özerkliği için verilen mücadele, otoriterliğe karşı verilen mücadelenin ta kendisidir.
