Tüm dünyada kadınlar, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü savaşların gölgesinde karşılıyor. Ortadoğu’da süren çatışmalar, uluslararası güçlerin bölge üzerindeki hesapları ve askeri müdahaleler kadınların yaşamını derinden etkiliyor. Savaşlar kadınlar için her zaman yıkım, yerinden edilme, bakım yükünün artması, cinsel şiddet ve güvencesizlik anlamına geldi. Savaşlar bugüne kadar hiçbir yere barış getirmedi; aksine kadınlar için daha ağır şiddet rejimleri yarattı. Bugün, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırısı, Ortadoğu’yu bir kez daha geniş çaplı bir savaşa sürüklüyor. Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de, Sudan’da ve Ukrayna’da olduğu gibi savaşlar yalnızca insan yaşamını değil; hayvanları, yaşam alanlarını ve doğayı da yok eden büyük felaketlere yol açıyor.
Ortadoğu’da din temelinde kurulan rejimlerde kadınların eğitim, çalışma ve kamusal yaşama katılım hakları sistematik biçimde ortadan kaldırıldı. Afganistan’daki kadınların yaşadıkları, bunun en somut örneklerinden biri. Kadınları birey olarak değil, denetlenmesi gereken varlıklar olarak konumlandıran bu örnekler laiklik ilkesinin kadınlar açısından ne kadar yaşamsal olduğunu gösteriyor. Laiklik, kadınların haklarının herhangi bir inanç yorumuna göre kısıtlanmamasının güvencesidir. Eğitim, miras, boşanma, çalışma ve siyasal katılım gibi temel hakların eşit yurttaşlık temelinde tanınması laik hukuk sayesinde mümkün olabilir. Ortadoğu’da din temelli ataerkil rejimler karşısında Rojavalı kadınlar ise eşit temsile, kadın meclislerine ve ortak yönetime dayalı bir yaşam iradesi ortaya koydu; savaş koşullarında dahi kadın özgürlüğünün mümkün olduğunu gösterdi. Bugün kuşatma altındaki Rojava’ya sahip çıkmak kadınların özgürlük mücadelesine de sahip çıkmak anlamına geliyor.
Ortadoğu’da savaşlar sürerken Türkiye, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl yollarla çözümü konusunda tarihi bir eşikte duruyor. Bu meselenin demokratik yollarla ele alınması, yalnızca siyasal bir sorunun çözümünü değil; Türkiye’de yaşayan tüm kadınların şiddetsiz, eşit ve özgür bir yaşam kurabilmesi açısından da yaşamsal bir zemini ifade ediyor. Barış, demokrasi ve toplumsal cinsiyet eşitliği birbirini beslediği ve birlikte inşa edildiği müddetçe toplum kalıcı ve adil bir barışa ulaşabilir. Ancak Türkiye toplumundaki çok boyutlu siyasi ve ekonomik krizler, başta CHP ve DEM Parti olmak üzere siyasal alana yönelik operasyonlar, yargının toplumu dizayn etme amacıyla kullanılması, seçme, seçilme hakkının, ifade özgürlüğünün ve seküler alanın her geçen gün daraltılması hem toplumun çözüm sürecine katılımının önünde engel oluşturuyor hem de barış ve demokrasi ihtimalini kırılganlaştırıyor.
Türkiye’de kadınların yaşam hakkı ve eşit yurttaşlık talebi çok yönlü baskı altında. Kadın cinayetlerine her gün bir yenisi eklenirken, aileyi güçlendirme merkezli politikalar bu şiddeti önlemek yerine kadını şiddet gördüğü aile yapısına mahkûm eden bir çerçeve üretmeye devam ediyor. Aile kurumu bu denli öne çıkarılırken yoksulluk ve şiddet sarmalındaki hanelerin somut ihtiyaçları dahi gözetilmiyor. Erkek şiddetini önlemek yerine, kadınların haklarını tartışmaya açan, seküler yaşam üzerinde baskı kuran politikalar kadınların yaşam alanını daha da daraltıyor.
Bugün Türkiye’nin çok boyutlu sorunları karşısında kadınlar olarak bir araya gelebilmemiz daha da önem kazanıyor. Hakların örgütlü mücadeleyle kazanıldığını unutmadan bir araya gelebilmenin ve hep birlikte barışı ve demokrasiyi savunmanın yollarını bulabilmeliyiz. Farklı siyasi yaklaşımlara, inançlara, etnik kökenlere ve cinsel kimliklere sahip kadınlar olarak birbirimizin deneyimini tanımalı ve dayanışmayı büyütebilmeliyiz. Şiddetsiz, eşit ve özgür bir yaşam ancak kadınlar olarak ortak mücadeleyle birbirimize sahip çıktığımızda mümkün olabilir.
Feminist Kadın Çevresi olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde dünyanın dört bir yanında barış, özgürlük ve şiddetsiz bir gelecek için mücadele eden tüm kadınları selamlıyoruz.
Yaşasın 8 Mart! Yaşasın kadınların barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesi!
