Sıla Gündoğdu, Su Doğa Şahan / Mart 2026
Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nün bü’de kadın gündemi adlı bülteninin Bahar 2026 tarihli 50. Sayısında yayımlanmıştır.
Kadın mahkemeleri, isminde mahkeme kelimesi geçmesine rağmen aşina olduğumuz mahkemelerden farklı bir adalet fikri sunar. Kökeni, toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlikleri görünür kılmak için 1970’lerde Belçika’da yapılan buluşmalara dayanır. 1992’de Pakistan’da düzenlenen ilk kadın mahkemesinden itibaren farklı coğrafyalarda farklı örnekler görürüz.1 Bu mahkemeler kadınların iş hayatına katılımı, kamusal alandaki varlıkları, ev içi eşitsizlikler gibi farklı alanlardaki ayrımcı pratiklere karşı kadınların bir arada söz ürettikleri alanlardır. Düzenlendikleri coğrafya ve dönem bakımından kendine özgü özellikler taşır.
Bu yazıda 2000 yılında Tokyo’da ve 2015’te Saraybosna’da düzenlenen iki kadın mahkemesini ele alacağız. Bu iki örneği seçme sebebimiz ise kadınların çatışma sonrası dönemlerde, çatışmalar sırasında yaşanan toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığa karşı nasıl cevaplar ürettiğini incelemek. Bu mahkemelerin kurulma sebeplerine baktığımızda farklı çıkış noktaları olduğunu görürüz. Ancak resmi hukukun sınırlı çözümler sunması, cezalandırmaya odaklanması ve özellikle kadınlara karşı işlenen savaş suçlarının adil şekilde değerlendirilmemesi ortak sebepler arasında sayılabilir.
Kadın Mahkemelerinin Adalet Anlayışı
Kadın mahkemeleri, suçları tespit edip cezalandırma üzerine işleyen resmi hukuk sistemi aksadığında bu sisteme alternatif bir adalet arama fikrine dayanmaktadır.2 Bu mahkemelerin amaçları şu şekilde sıralanabilir: Çatışma ve savaş ortamlarında özellikle kadınlara karşı işlenen ve resmi hukukun tanımakta yetersiz kaldığı adaletsizliklere karşı kamuoyu oluşturmak, kadınların kendi hikâyelerini diledikleri kadar ve diledikleri şekilde anlatabilecekleri bir alan açmak, gerektiğinde uzmanlardan da yardım alarak resmi kurumları dönüştürmek. Kadın mahkemeleri esas olarak resmi hukukun yerini almaya veya ona bir alternatif oluşturmaya çalışmaz.3 Özellikle geçiş dönemi adaletini, yani sistematik insan hakları ihlallerinin yaşandığı ülkelerde barışa ve demokrasiye geçiş sürecinde uygulanan yöntemleri, göz önünde bulundurarak bir nevi resmi hukuk mekanizmalarının eksik kaldığı yerleri tamamlar.4
Resmi hukuk mahkemelerinde çatışmalar ve savaşlar bittikten sonra uygulanan adalet anlayışı, hakikate ulaşma ve suçlulara bu hakikatler doğrultusunda öngörülen cezaları verme üzerine kuruludur. Bu mahkemeler devletler tarafından tanınır, yaptırım uygulama gücüne sahiptir. Mahkemelerin ceza verme süreçleri yeteri kadar kanıt toplamak için tanıklara belli çerçevelerde sorular sormayı ve alınan cevapları delil niteliğinde kullanmayı gerektirir. Resmi yazılı belgeler, tıbbi raporlar ve tanıklardan alınan ifadeler davalarda kanıt olarak kullanılır. Asıl kaygı suçun işlenip işlenmediği, işlendiyse kim tarafından işlendiği ve ne tür bir ceza verilmesi gerektiği üzerinde yoğunlaşır. Bu sebeple suçun zarar verdiği kişinin yaşadığı deneyimlere veya geçmişte yaşananlarla yüzleşilmesine yönelik farklı bir tavır görmeyiz.
Kadın mahkemelerinde ise adalet anlayışı kanıt toplama ve suçluları cezalandırma üzerine kurulu değildir. Bu mahkemelerde sözüm ona mağdur kişilere odaklanılır, kendilerine karşı işlenen suçların uzun erimli etkileri değerlendirilir. Örneğin çatışma sonrası yapılan kadın mahkemelerinde, kadınların çatışma sırasında yaşadıkları deneyimlerin bu yıllarla sınırlı kalmadığı ele alınır ve çatışma döneminden sonraki yıllarda fiziksel, psikolojik, sosyal etkileri olduğu gösterilir. Bu mahkemeler resmi mahkemeler gibi hukuki otoriteye sahip değildir, yaptırım güçleri veya ceza verme yetkileri yoktur. Dolayısıyla kadın mahkemelerinde verilen ifadeler delil niteliğinde kullanılmaz, mahkemelerde esas olan ahlaki otorite ile hareket ederek resmi hukukun eksik kaldığı yönleri tamamlamaktır. Ahlaki otoriteden kastımız da bu mahkemelerin hedefinin, izleyenlerin ve katkıda bulunanların vicdanlarına hitap etmek ve ele alınan meselelere dair bu kişiler aracılığıyla resmi kurumlar üzerinde baskı kurmak olmasıdır. Elbette mahkemelerde hukuk alanında uzman kişiler bulunabilir ve yaşanan süreçlere yönelik tavsiyeler verebilir. Mahkemelerin asıl kaygısı resmi kurumları ahlaki otoriteden yardım alarak değişime ve dönüşüme yönlendirmektir.
Kadın mahkemelerinde resmi anlamda suçlulara ceza verilemez ancak kamuoyu önünde kimlerin nelerden sorumlu olduğu konuşularak geçmişe dair bilinç oluşturulur. Bu da önce örtbas edilmiş meselelere dair hafıza oluşturulmasını, sonrasında bu bilinçlenmeyle aktivizm yürütülmesini içerir. Süreç, resmi mahkemelerde tanıklardan alınan ifadeler gibi kanıtlar ve belgeler özelinde ilerlemek zorunda değildir. Kadınlar mahkemede kendi hikâyelerini ve doğrularını anlatır, resmi mahkemelerde olduğu gibi objektif bir doğruya ulaşma hedefi yoktur. İfade veren kadınlar hikâyelerinden bahsederken yaşadıkları travmalardan, hikâyeye dahil olan kişilerden ve yerlerden, olaylar yaşanırken ne hissettiklerinden söz eder. Örneğin, 2015’te Saraybosna’da düzenlenen mahkemede konuşan bazı kadınlar anlatırken duygulandıkları için hikâyelerini bitirememiş, bazıları ise dinlemesi çok zor hikâyeler anlatmıştı.5 Dinleyicilerin alkışlarla, gözyaşlarıyla ve konuşan kadınları desteklediklerini gösteren vücut hareketleriyle tepki verdikleri anlara şahit olunmuş. Yaşadıklarını kendi seçtikleri şekilde anlatan kadınların resmi mahkemelerde göremeyeceğimiz tarzda desteklenmesi, empati duygusunun ve yalnız olmadıklarının hissettirilmesi, onlara karşı işlenen suçların dikkate alınması ve üzerine onların istedikleri şekilde konuşulması alternatif adalet arayışının bir parçasıdır.
İki Mahkeme İçin Arka Plan
2000 yılında Tokyo’da düzenlenen kadın mahkemesi, Japonya’nın üstünü örtmeye çalıştığı “konfor kadınlığı” sistemini açığa çıkarmayı ve resmi hukukun bu konuda sağlamadığı adaleti açığa çıkarmayı amaçlamıştır. Konfor kadınlığı sistemi, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın işgal ettiği bölgelerden kaçırılan kadınların cinsel köle olarak konfor durakları adı verilen kamplarda zorla çalıştırılmasını içerir.6 Savaş bittikten ve Japonya teslim olduktan sonra resmi adaletin işlediği bir senaryoda beklenen sonuç, bu sistem kapsamında işlenen suçların açığa çıkarılması ve suçluların cezalandırılmasıydı. Ancak konunun üstünün örtülmesi sebebiyle sağlanması gereken adalet sağlanmamıştı. 1991 yılında Kim Hak-soon isimli Koreli bir kadının yaşadıklarını paylaşması diğer kadınların da seslerini çıkarmalarına önayak olmuş, tarihten silinmeye çalışılan bu sistemin detayları ortaya çıkarılmıştır.7 2000 yılında kurulan kadın mahkemesi, bu adaletsizliğin fark edilmesi ve devletin bu sistemden sorumlu tutulması sebebiyle bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Suçlulara resmi anlamda davalar açılmamıştır ancak Tokyo Mahkemesi’nde sadece sistemden faydalanan askerler değil, devlet hatta İmparator Hirohito bile konfor kadınlığı sisteminden sorumlu tutulmuştur. Bu mahkeme, konfor kadınlığı sisteminin devlet eliyle kurulmuş sistematik cinsel köleliğe yol açtığını göstermiş ve adaletin sağlanması için atılan oldukça önemli bir adım olmuştur.
Kadın mahkemelerinin adalet anlayışı, tanıklığa ve tanıkların ifadelerini dikkate almaya önem verir; Tokyo Mahkemesi’nin çıkış noktasının da bir kadının tanıklığı olması bunu kanıtlar niteliktedir. Kadın örgütleri ve aktivistler; mahkemenin hazırlık sürecinde devletin unutturmaya çalıştığı tarihsel gerçekliği açığa çıkarmak için kanıtlar toplamıştır, hukuken Japon askerlerinin ve devlet görevlilerinin nasıl sorumlu tutulabileceğine dair araştırmalar yapmıştır ve ifade vermek isteyen tanıklarla iletişime geçmiştir. Bu noktada askerlere ve devlet görevlilerine sorumluluk atfedilmesi önemlidir, suçlu bulunanların çoğu ölmüş olsa bile kamuoyu önünde gerçeğin ortaya çıkması adaletin sağlanması için bir adımdır. Cinsel köleliğin savaş suçu ve devlet eliyle kurulan bir sistem olarak ele alınması mahkemenin kazanımlarındandır.
Tokyo’da düzenlenen kadın mahkemesinde olduğu gibi 2015’te Saraybosna’da düzenlenen kadın mahkemesi de hukuki bir otoriteye sahip değildir. Bu mahkeme, 1990’ların başında Yugoslavya’nın dağılmasıyla başlayan savaşlarda meydana gelen sistematik cinsel şiddet, tecavüz, yerinden edilme gibi suçlara karşı resmi hukukun aksadığı noktalara dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Savaşlar sırasında farklı bölgelerden pek çok kadın, cinsel şiddet dahil olmak üzere toplumsal cinsiyet temelli birçok savaş suçuna maruz kalmıştır. Savaş sonrasında resmi hukukun kadınların deneyimlerini yeteri kadar dikkate almadığı, kadınların kurban olarak görülmesinin normalleştiği ve adaletin sağlanmamasının kadınların yeni bir hayat kurmalarını engellediği gözlemlenmiştir. İşte tam bu noktada kadınların deneyimlerini görünür kılmayı hedefleyen kadın mahkemesinin temelleri atılmıştır.
Saraybosna Mahkemesi’nin kurulmasına dair fikrin temeli ilk kez 2000’li yıllarda atılmıştır. Sonrasında ise yıllar süren bir hazırlık süreci başlamıştır ve bu sürece, eski Yugoslavya’nın içinde bulunan birçok ülkeden kadın dahil olmuştur. Aktivist kadınlar farklı coğrafyalardan ve etnik gruplardan kadınlarla bir araya gelmiş, onların hikâyelerini dinlemiş ve savaş döneminde yaşanan adaletsizlikleri ele almak için mahkemede tanıklık yapacak kadınlarla iletişime geçmiştir. Bu buluşmalar sırasında 2015’te gerçekleşen mahkemede tanıklık yapmayan birçok kadın da hem kendi hikâyesini anlatma fırsatı bulmuş hem de kendisiyle benzer deneyimler yaşayan diğer kadınları dinleyerek toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve ayrımcılık hakkında farkındalık kazanmıştır.8
İki Mahkemenin Hukuki Çerçeveyle İlişkisi
Bu mahkemelerin hukuki süreçlerdeki, karar veya uygulamalardaki eksikliklere bir cevap olarak doğduğundan bahsettik. Yine de kadın mahkemeleri kaçınılmaz olarak resmi hukuk kurumlarıyla bir bağlantıya sahiptir. Bu tür mahkemeler üzerinde çalışan Dianne Otto, kadın mahkemelerini de çatısı altına alan popüler mahkemelerin9 üç işlevinden bahseder. Öncelikle bu mahkemeler, var olan kanunların uygulamaya dökülebilmesini amaçlar.
İkinci olarak var olan kanunların yetersiz kaldığı noktada yeni kanunların oluşturulması için çabalar. Son olarak bu mahkemeler, var olan hukuki çerçeveye eleştirel bir bakış getirerek bu çerçevenin ötesinde resmi mahkemelerde sağlanamayan adaleti sağlamayı hedefler.10 Yani mahkemelerin hedefi, temel aldıkları bazı değerler -insan hakları, savaş karşıtlığı veya kadın hakları vb.- doğrultusunda hukuki kuralların düzgün uygulanması veya gerekiyorsa bunların dönüşüp geliştirilmesidir. Bu nedenle de hukuka içkin bir konuma sahiplerdir. Özetlersek bu mahkemeler, hukuki sistemlerin yerini almayı hedeflemekten çok; daha eşitlikçi, adil ve etik bir sisteme dönüşmeleri için onları desteklemeye odaklanır.11
Bunun yanında mahkemelerin formatları, süreçleri ve vardıkları sonuçlar; var olan hukuki mekanizmalara farklı derecelerde benzerlik gösterir. Bu yazıda ele aldığımız iki örnekten Tokyo Mahkemesi, kadın mahkemeleri içinde hukuki prosedürlere en yakın yürütülen mahkemelerden biridir. Öncelikle mahkeme, kendini II. Dünya Savaşı sonrasında Japonya’nın işlediği suçlar için toplanan Uzak Doğu Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nin devamı olarak görür. İşlevini de bu mahkemede ele alınmayan konfor kadınlığı sistemine karşı bir cevap oluşturabilmek olarak belirtir.12 Mahkemenin sürecine baktığımızda konfor kadınlığı sistemi içinde cinsel köleliğe sürüklenen kadınların tanık olarak yer aldıklarını ve konfor kadınlığı sisteminin yarattığı suçlara dair kanıt sunduklarını görürüz.
Dava “resmi davacı karşısında davalı” formatında işler, konfor kadınlığı sistemine karşı dava açan kadınların karşısında Japonya devleti ve II. Dünya Savaşı zamanında imparatorluk unvanını taşıyan Hirohito durur.13 Sunulan kanıtların karşısında Japonya devletine kendini temsil edilebilmesi için çağrı yapılmıştır, bu çağrıya cevap gelmediği için Japonya’nın olası argümanlarını bir avukat mahkemede savunmuştur.14 Ayrıca diğer kadın mahkemelerinden farklı olarak jüri sadece hakim ve avukatlardan oluşmuştur.15
Mahkeme, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde yürürlükte olan kanunları ve Japonya’nın imzacısı olduğu belli sözleşmeleri baz alarak kararlarını vermiştir.16 Bu sözleşmelerden bazıları 1926 Kölelik Sözleşmesi ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1930 yılında çıkardığı Zorla Çalıştırılma Sözleşmesi’dir.17 Yani Tokyo Mahkemesi’nin verdiği kararlar, aslında Uzak Doğu Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nin 1948 yılında vermiş olması gerektiği düşünülen kararlardır. Bu kararlar, İmparator ile Japonya devlet görevlilerinin işledikleri tecavüz ve cinsel kölelik suçlarının insanlık suçu olduğu yönündedir. Bu doğrultuda Japonya’nın konfor kadınlığı sisteminden mağdur olmuş kadınlara belli bir tazminat ödemesi gerekmektedir ve bu tazminatı ödemedikçe geçmişte işlediği bir suçu sahiplenmemiş, bu suça doğru cevabı vermemiş olmaktadır.
Öte yandan Saraybosna’da gerçekleşen mahkeme bu kadar keskin bir hukuki çerçevede işlemez. Ortak bir nokta olarak Saraybosna’da da kadınlar Yugoslav Savaşları sürecinde yaşadıklarıyla ilgili kanıtlar sunar. Verilen kanıtlar çerçevesinde hukuk alanında çalışma yürüten akademisyen ya da aktivist kadınlar; toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığın politik, ekonomik ve kültürel bağlantılarını açıklayarak bunu iyileştirebilmek için hukuki çerçevede nasıl değişiklikler veya güçlendirmeler yapılması gerektiğini anlatır.19 Yani Tokyo’da gerçekleşen mahkemedeki gibi belli aktörlerin suçluluğunu kanıtlamak için uluslararası sözleşmeleri veya var olan kanunları temel alan kararlara gidilmez. Ayrıca mahkemenin formatı Tokyo Mahkemesi’nde olduğu kadar resmi mahkemeleri baz almaz.
İki yaklaşım da belli artılar ve eksiler barındırır. Hukuki çerçeveye çok sıkı bir uyum, sivil toplumda doğmuş böylesi bir hareketliliği kısıtlayacak bir durum yaratabilir. Çünkü kadın mahkemeleri, var olan sistemdeki eksiklere işaret etme ve bunları dönüştürme amacıyla yola çıkar. Bu da belli bir seviyede yaratıcılık gerektirir, mahkemelerin var olan sistemden farklı çözümler bulabilmesi gerekir. Özellikle ataerkillik gibi binlerce yıldır süregelmiş sistemsel bir soruna işaret eden girişimlerin belli manevra alanlarının olması ve yüksek yaratıcılık barındırması gerekir. Bu durumda var olan çerçeveye sıkı bağlılık, bu yaratıcılığa ket vuran bir duruma dönüşebilir ve mahkeme ele aldığı soruna çözüm üretmekte, alternatif adaleti sağlamakta eksik kalabilir. Ancak bu, elimizde var olan araçları kullanmamamız gerektiği anlamına gelmez. Sisteme karşı sistem içinden bir eleştiri getirmek ve bu alanı dönüştürmek dengeyi koruması zor bir çizgidir. Kadın mahkemelerinin de hukukla olan ilişkilerinde bu dengeyi göz önünde bulundurarak ilerlemesi gerekir.
Ayrıca mahkemelerin hukukla ilişkilerini değerlendirirken onları bağlamları içinde görmek gerekir. Yaratıcılık ile sistemin dışında çözümler üretme pratiğinin, zamanla ve birbirinden beslenerek gelişen süreçler olduğu unutulmamalıdır. 1992 yılından beri yapılan kadın mahkemeleri hem format hem de alınan kararlar açısından birbirini besleyen ve zamanla hukuk sistemini dönüştüren girişimler olarak değerlendirilmelidir. Bu anlamda Saraybosna Mahkemesi’nin, Tokyo Mahkemesi de dahil olmak üzere, kendinden önce gelen mahkemelerden beslendiğini; onlardaki eksiklikleri ve fazlalıkları gözeterek hukuki alanda kendine bir aktivizm alanı yarattığını söyleyebiliriz.
Kadın Mahkemelerine Gelen Eleştiriler ve Mahkemelerin Uzun Erimli Sonuçları
Başta da bahsettiğimiz gibi bu mahkemeler hukuki bir güç barındırmaz ve ahlaki otorite üzerinden ilerler.20 Yani mahkemelerin kararlarını uygulayacak ve arkasında duracak resmi bir kurum veya devlet yoktur. Mahkemelerin kararlarını uygulatmak ve onların dönüştürücü etkilerinin resmi kurumlara sirayet etmesini sağlamak yine sivil toplumun sorumluluğundadır. Dolayısıyla bu kararların havaya söylenmiş sözler olarak sembolik bir yerde kalma veya sistemi dönüştürmede etkisiz olma riski vardır.
Bu durumu görebilmek için incelediğimiz iki mahkemenin içinde bulundukları topluma nasıl etki ettiğine bakabiliriz. Tokyo Mahkemesi’nden başlarsak Japonya hükümetinin hâlâ samimi bir şekilde bu suçları kabul etmediğini ve bir özür sunmadığını görürüz.21 Japonya bunun yanında, konfor kadınlığı sisteminde cinsel kölelik yapmak zorunda bırakılmış kadınlara devletin resmi kurumları üzerinden tazminat ödemeyi reddeder ve savaş sonrasında yapılan anlaşmalar uyarınca gerekli tazminatları ödediğini savunur. Bunun yerine, konfor kadınlığı sistemine maruz kalmış kadınları desteklemek için kurulan ve özel bir kuruluş olan Asian Women’s Fund [Asyalı Kadınlar Fonu] devletten destek almasa da kadınlara tazminat seçeneği sunmuştur.22
Mahkemenin Japon toplumu üzerinde ne kadar etkisi olduğunu anlamaya çalışan araştırmacı Eddy Van Drom, Tokyo Mahkemesi’nin medyada ne kadar görünür olduğunu araştırmıştır. 1990-2008 yılları için yaptığı çalışmada, mahkemenin gerçekleştiği 2000 ve 2001 yılları haricinde medyada çok fazla yer bulamadığına işaret eder, ki o zamanda da yapılan haberler çok derinlikli veya nitelikli içerikler değildir.23 Buradan anlaşıldığı üzere Japonya’da mahkemenin bilinirliği çok yüksek değil, dolayısıyla konfor kadınlığına dair çok yüksek bir farkındalığın oluşamadığını söyleyebiliriz.
Saraybosna Mahkemesi’ne ve eski Yugoslavya’nın içinde bulunan ülkelere dönersek burada da toplum üzerindeki etkinin kısıtlı kaldığı değerlendirilebilir. Bölgede kadınların barış süreçlerine anlamlı bir şekilde katılması noktasında hâlâ eksiklikler bulunuyor.24 Oysaki Saraybosna Mahkemesi’nin çıkış noktalarından biri, çatışma sonrası dönemde kadınların ve toplumsal cinsiyete dair bakışın çözüm süreçlerine entegre edilmesi gerekliliğidir.
Mahkemenin etkisinin tabana çok yayılmadığını gösteren bir diğer mesele ise bölgede etkisini devam ettiren etnik temelli ayrımcı söylemlerin varlığıdır. Saraybosna Mahkemesi’ni düzenleyenler, mahkeme boyunca ellerinden geldiğince farklı etnik gruplardan kadınların hikâyelerini salona taşımış hatta bu grupların faşizme karşı birlikte duracağını vurgulamıştır.25 Ancak bu birliktelik vurgusu, toplumun geneline sirayet etmiş gibi görünmemektedir.
Mahkemelerin toplumlara sirayet noktasındaki eksikliği birkaç faktöre bağlanabilir. Örneğin, bu kuruluşlar sivil toplumun öncülüğünde ve çoğunlukla ana akım tarih anlatısına ters söylemlerle hareket ettikleri için medyada çok yer bulmaz. Buna karşın kadın mahkemeleri üzerine çalışan birçok kişi, eğitimin ve mahkemeler sonrası yürütülen hafıza oluşturma çabalarının eğitime entegre edilmesinin kritik olduğunun altını çizer.26 Ancak bu materyallerin eğitim sistemlerine girişi de ayrı bir çaba gerektirir ve bu da sivil toplumun üzerine düşer.
Bu anlatıların resmi müfredatta yer bulması için devletlere yapılan baskının yanında belki de en önemli meselelerden biri; güçlü, otonom ve dirençli alternatif eğitim alanları kurabilmekten geçer. Halkın kolayca erişebileceği açık dersler gibi formatların yaygınlaşması ve geçmişe dair materyallerin daha etkili bir şekilde kamusallaştırılması gerekir.
Sonuç Yerine
Kadın mahkemeleri adaletsizliklere, var olan resmi hukuk anlayışının hem içinden hem de dışından bir cevap üretir. Bu anlamda, mahkemelerin hukuki sisteme yeterince bağlı olmadıkları üzerinden eleştiri yapmak adil olmaz hatta mahkemeler sistemin dışında kalan alanlardan güç alır. Adaletsizliklere karşı alternatif yollar üretmesi mahkemelerin dönüştürücü potansiyelini gösterir.
Bu yazıda bahsettiğimiz gibi kadın mahkemelerinin hukuki güce sahip olmaması veya içinde var oldukları toplumlarda büyük değişimlere vesile olmamaları, mahkemelerin veya sivil toplumdan gelen çabaların boşuna olduğunu düşündürmemeli. Öncelikle, iki mahkeme de uzun yıllar boyunca hasıraltı edilmiş cinsiyete dayalı suçları ortaya çıkardı ve bu suçlara dair detaylı arşivleme çalışmalarına vesile oldu. Eski Yugoslavya’da mahkemeye hazırlanan organizasyonlar hem mahkeme içeriğinden bir film27 çıkardı hem de mahkemenin hazırlık sürecine dair bir kitap28 hazırladı. Japonya’da ise Women’s Active Museum on War and Peace [Kadınların Savaş ve Barış Üzerine Müzesi] kuruldu ve bu müze günümüzde Tokyo Mahkemesi’nin arşivlerine ev sahipliği yapmaktadır.29
Bunun yanında kadın mahkemeleri; farklı sosyoekonomik koşullardan, etnik gruplardan ve arka planlardan kadınların bir araya geldikleri ve kendilerine dair söz söyleyebildikleri bir alan kurulması anlamına gelir. Gerek mahkemelerin hazırlık süreçlerinde gerek mahkemeler sırasında kadınlar kendi durumlarına dair farkındalık kazanır ve “mağdur” pozisyonundan çıkarak aktivistlere dönüşür. Aktivistler olarak resmi kurumlarda bireysel dava süreçleri yürütmenin yanında, bir dayanışma ağı kurup yaşanan eşitsizliklere karşı toplumun farkındalık kazanabilmesi için mücadele yürütürler. Tepeden inme ayrımcı söylemlere karşı mahkemelerin en değerli yanlarından biri birleştirici söylemleri ve dayanışmacı tutumlarıdır.
1- Dasa Gordana Duhacek, “The Women’s Court: A feminist approach to in/ justice”, European Journal of Women’s Studies (22), 2014, s. 160.
2- Gabrielle Simm, “Peoples’ Tribunals, Women’s Courts and International Crimes of Sexual Violence”, People’s Tribunals and International Law, Cambridge: Cambridge University Press, 2017, s. 62.
3- Dasa Gordana Duhacek, “The Women’s Court: A feminist approach to in/ justice”, European Journal of Women’s Studies (22), 2014, s. 160.
4- Geçiş dönemi adaleti kavramına dair daha detaylı bilgi için bkz. “Geçiş Dönemi Adaleti”, 26 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir. <https://demos.org.tr/k/ gecis-donemi-adaleti/>
5- Janine Natalya Clark, “Transitional Justice as Recognition: An Analysis of the Women’s Court in Sarajevo”, International Journal of Transitional Justice (10), 2015, s. 78.
6- Shontelle Grimberg, “Women Without a Voice: Japan’s silencing of its ‘comfort women’ and the redemptive future the Tokyo Women’s Tribunal offers to the gendered and colonial history of international law”, New Zealand Women’s Law Journal (2), 2018, s. 208.
7- A.g.e., s. 209.
8- Janine Natalya Clark, “Transitional Justice as Recognition: An Analysis of the Women’s Court in Sarajevo”, International Journal of Transitional Justice (10), 2015.
9- Popüler mahkemeler, tabandan gelen çabalarla düzenlenen ve dünyada var olan adaletsizliklere cevap arayan girişimlerdir. Bu girişimler özellikle resmi adalet kurumlarının işlemediği durumlarda toplanır. En ünlü popüler mahkemelerden biri, Bertrand Russel tarafından organize edilen 1967 yılında ABD’nin Vietnam’a askeri müdahalede bulunması sonrası toplanan Russell Mahkemesi’dir.
10- Dianne Otto, “Impunity in a Different Register: People’s Tribunals and Questions of Judgment, Law and Responsibility”, Anti-Impunity and the Human Rights Agenda, Cambridge: Cambridge University Press, 2016 içinde Gabrielle Simm, “People’s Tribunals, Women’s Courts and International Crimes of Sexual Violence”, Peoples’ Tribunals and International Law, Cambridge: Cambridge University Press, 2018.
11- Dasa Gordana Duhacek, “The Women’s Court: A feminist approach to in/ justice”, European Journal of Women’s Studies (22), 2014, s. 160.
12- Karen Knop, “The Tokyo Women’s Tribunal and the turn to fiction”, Events: the Force of International Law, Oxford: Routledge, 2011 içinde Shontelle Grimberg, “Women Without a Voice: Japan’s silencing of its ‘comfort women’ and the redemptive future the Tokyo Women’s Tribunal offers to the gendered and colonial history of international law”, New Zealand Women’s Law Journal (2), 2018, s. 209.
13- Sara De Vido, “Women’s Tribunals to Counter Impunity and Forgetfulness: Why Are They Relevant for International Law?”, Deportate, Esuli, Profughe (33), 2017, s. 11.
14- Shontelle Grimberg, “Women Without a Voice: Japan’s silencing of its ‘comfort women’ and the redemptive future the Tokyo Women’s Tribunal offers to the gendered and colonial history of international law”, New Zealand Women’s Law Journal (2), 2018, s. 230-231.
15- Sara De Vido, “Women’s Tribunals to Counter Impunity and Forgetfulness: Why Are They Relevant for International Law?”, Deportate, Esuli, Profughe (33), 2017, s. 10.
16- Buna dair daha detaylı bir tartışma için Shontelle Grimberg, “Women Without a Voice: Japan’s silencing of its ‘comfort women’ and the redemptive future the Tokyo Women’s Tribunal offers to the gendered and colonial history of international law”, New Zealand Women’s Law Journal (2), 2018, s. 220-223.
17- Sara De Vido, “Women’s Tribunals to Counter Impunity and Forgetfulness: Why Are They Relevant for International Law?”, Deportate, Esuli, Profughe (33), 2017, s. 11.
18- A.g.e., s. 231.
19- Janine Natalya Clark, “Transitional Justice as Recognition: An Analysis of the Women’s Court in Sarajevo”, International Journal of Transitional Justice (10), 2015, s. 12. Ayrıca Saraybosna’daki mahkemenin sürecine dair mahkemeyi düzenleyen kadınların hazırladığı belgesel için bkz. Filip Markovinović (yön.), Women’s Court: Feminist Approach to Justice, 2016.
20- Christine Chinkin, “Women’s International Tribunal on Japanese Military Sexual Slavery”, American Journal of International Law (95), 2001 içinde Janine Natalya Clark, “Transitional Justice as Recognition: An Analysis of the Women’s Court in Sarajevo”, International Journal of Transitional Justice (10), 2015, s. 10.
21- Yakın zamanda Japonya’nın bu tutumuna karşı yapılan eylemler için Jeoffrey Maitem, “Philippines ‘comfort women’ demand apology during Japan foreign minister visit”, South China Morning Post, 14 Ocak 2026, 25 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir. <https://www.scmp.com/week-asia/people/ article/3339848/philippines-comfort-women-demand-apology-during-japan-foreign-minister-visit>
22- Yayori Matsui, “Women’s International War Crimes Tribunal on Japan’s Military Sexual Slavery: Memory, Identity and Society”, East Asia (19), 2001 içinde Shontelle Grimberg, “Women Without a Voice: Japan’s silencing of its ‘comfort women’ and the redemptive future the Tokyo Women’s Tribunal offers to the gendered and colonial history of international law”, New Zealand Women’s Law Journal (2), 2018, s. 226.
23- Eddy Van Drom, “Assessment of the 2000 Tokyo Women’s International War Crimes Tribunal on Japan’s Military Sexual Slavery”, 阪南論集. 社会科学編 (46), 2011, s. 6.
24- Bu noktaya dair daha detaylı tartışmalar için bültende yer alan yazıya Zorana Antonijević, “Western Balkans: Feminist Peacebuilding Demands Rethinking the Structures”, bü’de kadın gündemi (50), 2025, 47-52.
25- Filip Markovinović (yön.), Women’s Court: Feminist Approach to Justice (film), 2016.
26- Bu tartışmayı yürüten bir makale için bkz. Janine Natalya Clark, “Transitional Justice as Recognition: An Analysis of the Women’s Court in Sarajevo”, International Journal of Transitional Justice (10), 2015.
27- A.g.e.
28- Women in Black, Centar for Women’s Studies, Women’s Court: About the Process, Staša Zajović (der.), Tamara Belenzada (çev.), Novi Sad: Art Print, 2015.
29- Müzenin sitesi için Women’s Active Museum on War and Peace, 25 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir. <https://wam-peace.org/en/>
