Çatışma ve Çözüm Süreçlerinde Kadınların Rolü Üzerine Esra Çuhadar ile Söyleşi1
Düzenleyenler: Elanur Yıldız, Hatice Seyitoğlu, Havin Sincar
Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nün bü’de kadın gündemi adlı bülteninin Bahar 2026 tarihli 50. Sayısında yayımlanmıştır.
Türkiye’de ve dünyada barışı tekrar konuşmaya başladığımız bu dönemde kadınların barışa dair söz ürettiklerine şahit oluyoruz. Çatışma ve çözüm süreçlerinde kadınların dahiliyetinin önemi ortaya çıkıyor. Bu bağlamda 2026 yılının Ocak ayında Akdeniz Kadın Arabulucular Ağı’nın Türkiye ayağının kurucularından olan ve Bilkent Üniversitesi’nde arabuluculuk, müzakere, barış kurma ve çatışma çözümü alanlarında çalışan Doç. Dr. Esra Çuhadar ile söyleşi yaptık. Keyifli okumalar!
Söyleşiye başlarken konuya dair bazı kavramları açmak isteriz. Çatışma çözümü literatüründe süreçlere dair birçok adlandırma var. Örneğin çatışma ve savaş; barış, çözüm, çatışmasızlık gibi farklı kavramsallaştırmalar ne ifade ediyor?
Esra Çuhadar: Barış çalışmaları alanının yıllar içinde geliştirmiş olduğu çeşitli akademik terimler var ama bu terimler her zaman akademik anlamda kullanılmıyor. Siyasi süreçlerde kullanılan kelimeler farklı olabiliyor ya da anlamları değişebiliyor. Bu ayrımı yapmak faydalı olabilir.
Barış kavramının ne ifade ettiğini sokaktaki herhangi bir insana sorarsanız herkesin farklı tanımladığını görürsünüz. Durham Üniversitesi’nden Roger Mac Ginty’nin ve Pamina Firchow’un yaptığı “Everyday Peace Indicators”2 [Gündelik Barış Göstergeleri] adlı bir proje var. Çalışmada dünyanın farklı yerlerinden katılımcılara barış kavramından ne anladıkları soruluyor ve böylece barışı akademik tanımlamaların ötesine götürmek hedefleniyor. Çünkü barışın ne ifade ettiği bağlama ve zamana göre değişkenlik gösteriyor. Bir kadın barışı, gece iyi aydınlatılmış bir sokakta güven içinde yürümek veya evinin önünde oturup arkadaşlarıyla çekirdek çitlemek olarak tanımlayabilir. Bu yaklaşım everyday peace indicators3 olarak adlandırılıyor. Bu, sosyolojideki everyday sociology4 yaklaşımına benziyor.
Barışı akademik olarak ele alabilmek için literatürün belli kavramları tanımlaması gerekiyor. Bu doğrultuda gelişen çeşitli kavramlar var. Çatışma bu kavramlardan biri. Çatışmanın fiziksel şiddet içermesi zorunlu değildir. Çatışma, her sosyal ilişkide görebileceğimiz çok normal bir etkileşim biçimidir. Literatürde genel anlamıyla çatışmayı tarafların ihtiyaçlarının farklı olduğunu algılaması (perceived incompatibility of needs) şeklinde tanımlıyoruz. Bu, iki tarafın da isteklerinin aynı anda gerçekleşememesi durumudur. Aynı zamanda iki tarafın, bir uyuşmazlık olduğunun farkında olması gerektiği anlamına da geliyor.
Çatışmanın farklı türleri var. Toplumsal ve siyasi çatışmalar bir türü. Bunlar, kişiler arası veya bir organizasyon içindeki çatışmadan daha karmaşık ama aslında özünde benzer temelleri var. Çatışma durumunu, genellikle temel insan ihtiyaçlarının göz ardı edildiği ya da karşılanmadığı durumda görüyoruz. Temel insan ihtiyaçlarının içinde adalet ihtiyacı, güvenlik ihtiyacı, ait olma ihtiyacı gibi yaşamımıza anlam katan temel evrensel ihtiyaçlar vardır. Bu ihtiyaçların göz ardı edilmesi veya karşılanmaması durumunda genelde öfke ve korku gibi ikincil duygular açığa çıkar. Evrimsel olarak bu durumda kaç veya savaş tepkisiyle yanıt veririz. Daha sonra bu duygularla birlikte tırmanan bir çatışma başlar. Çatışmaları yönetebilmek için kullandığımız beş temel yöntem var: Rekabet, çatışmadan kaçınmak, taviz, orta yol bulmak ve iş birliği ya da kazan-kazan yöntemi.
Çatışmayı tanımladıktan sonra barış kavramının tanımlarına bakabiliriz. Literatürde iki farklı barış tanımı var. Barış çalışmalarının kurucularından olan Johan Galtung’un5 yaptığı negatif barış ve pozitif barış tanımlaması var. Negatif barış, şiddetin sonlandığı veya yönetildiği bir barış türüdür. Barış, Johan Galtung’a kadar genellikle sadece böyle tanımlanıyordu. Negatif barışta şiddete son verilir, artık ortada fiziksel şiddet yoktur, kimse birbirine zarar vermez. Galtung negatif barışın kalıcı bir barış olmadığını ilk defa söylüyor. Negatif barışta fiziksel şiddet olmasa da yapısal veya kültürel şiddetin varlığından hâlâ bahsedilebilir çünkü negatif barış farklı yapısal şiddet durumlarını ortadan kaldırmaya odaklanmaz. Yapısal şiddet fiziksel şiddetin olmadığı ancak kurumlara veya insanların tutumlarına sirayet etmiş; derin, kalıcı, daha kurumsallaşmış eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin olduğu duruma denir. Eşitsizlik ve adaletsizlik bir kesimi gerçek potansiyelinin gerisinde bırakıyorsa burada yapısal şiddet vardır. Eşitsizliklerin kaynağı kültüre dayanıyorsa kültürel şiddet şeklinde tanımlanır. Johan Galtung’a göre sadece fiziksel şiddetin sonlandırılması yetmez; bunun yanı sıra gerçek ve kalıcı bir barışın sağlanması için pozitif barışa ihtiyaç vardır. Pozitif barış, yapısal şiddeti ele alır ve onu da dönüştürmeye çalışır.
Literatürde barışa dair başka kavramlar da var. Yapılan barış anlaşmalarının yüzde kırktan fazlasının ilk beş yıl içinde bozuluyor olması son yıllarda kalıcı barış ya da sürdürülebilir barış kavramlarının öne çıkmasını sağladı. Son yıllarda sonlanan çatışmaların tekrarlanması çok sık gördüğümüz bir durum hâline geldi. Mesela Donald Trump, çok sayıda barış anlaşması yaptığını ifade ediyor ama aslında yaptığı çok sınırlı bir negatif barış. Kalıcı barış, imzalanan barış anlaşmalarının başarıyla uygulanması ve en az on yıl bozulmadan devam ettiği durumlara denir.
Pozitif barışın içinde düşünebileceğimiz bir de kapsayıcı barış kavramı var. Bu kavram yapısal şiddetin en önemli nedenlerinden olan belli grupların toplumsal, siyasal, ekonomik alanlardan dışlanması fikrine dayanıyor. Kalıcı barış kapsayıcı bir yapı kurarak sağlanır. O nedenle barış süreçlerini daha kapsayıcı hâle getirmek, kalıcı barış açısından da kritik.
Birleşmiş Milletler (BM) dokümanlarına baktığımızda barış yapma süreçlerine dair üç kavram görüyoruz: Barışı koruma (peacekeeping), barışı sağlama (peacemaking) ve barış inşası (peacebuilding). Barışı koruma negatif barış odaklıdır, fiziksel şiddetin sonlanmasıdır. Barışı sağlama, barış anlaşmalarının yapılma sürecidir. Barış inşası, barışı toplumun her kesimine yayan ve uzun vadede barışı inşa etmeye yönelik bir süreçtir. Barış sadece iki lider arasında anlaşma imzalanan bir süreç değildir, toplumun her kesimini içeren bir süreçtir. Barış inşasını barışı sadece çatışmasızlığın olduğu bir ortam olarak değil aynı zamanda tarafların uzlaştığı, uzun vadede karşılıklı düşmanca tutumların dönüştüğü; eşitsizlikleri, adaletsizlikleri yaratan kurumların değiştiği uzun soluklu çabalar olarak tanımlayabiliriz.
Bu terimler dışında barış süreci kavramı da fazlasıyla kullanılır. Barış süreci, sadece yapılan müzakerelerden ibaret değil daha kapsamlı bir süreci ifade ediyor. Müzakere öncesi tarafların birbirlerine yapılacak müzakerenin niyetini anlamak için gönderdiği mesajlardan başlayıp bir anlaşmanın başarıyla uygulanmasını da içeren kapsamlı bir süreç. Aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin katılımlarını da barış süreci kavramının içinde düşünebiliriz. Kısacası barış süreci kavramı farklı kesimlerin farklı aşamalarda dahil olduğu bir süreçtir ve sadece müzakereye değil öncesine ve sonrasına da odaklanır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kadınların barış ve güvenlik alanlarındaki eşitsiz katılımını işaret ettiği 1325 sayılı kararı6 bir dönüm noktası olarak görülüyor. Kadınların uluslararası anlamda resmî çözüm süreçlerine ve barış mücadelelerine katılımlarının tarihsel gelişimi nasıldır?
Bunun oldukça eski bir tarihi var. Namibya başkanlığında 31 Ekim 2000’de 1325 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı oy birliği ile kabul ediliyor. 1325 sayılı karar çatışma önleme, çatışma çözümü, barışı koruma ve barış inşası gibi farklı basamaklarda kadınların tam ve etkili katılımı için çağrı olarak tanımlanabilir. Tam ve etkili katılım için sadece üst düzey müzakere heyetlerinde kadınların bulunması yeterli değildir. Karar aynı zamanda sivil toplum düzeyinde de kadınların bu süreçlere katılımının önemini vurgular.
1325 sayılı karar bu alanda alınan tek karar değil. BM Güvenlik Konseyi bu konuyla ilgili 2008’den 2019’a kadar dokuz karar daha çıkartıyor.7 Bu kararların bazıları sadece çatışma kaynaklı cinsel şiddete ve cinsel suçlara yönelik. Bazıları ise 1325 gibi daha kapsamlı. Dolayısıyla 1325’i izleyen bu dokuz karardan bazıları, ana karardan biraz daha detaylı ve yönlendirici nitelikte.
1325’in üç boyutu var. İlk boyutu kadınların bütün süreçlere anlamlı ve eşit katılımının teşvik edilmesi. Bir diğer boyutu koruma ve güvenlik. Kararlar, çatışma alanlarındaki kadınlara uygulanan cinsel şiddet suçlarına barış sonrasında af verilmesini yasaklıyor. Üçüncü boyutu da toplumsal cinsiyet perspektifinin bütün güvenlik ve barış politikalarına entegre edilmesi. Kararlar, kadınların güvenliğini arttırıcı analizler yapılmasına ve veri toplanmasına teşvik ediyor. Çatışmanın kadınlar ve kızlar üzerindeki etkisini ayrı şekilde değerlendirmeye yönelik analizler yapacak bir perspektifin kullanılmasını destekliyor. Çatışmaların toplumsal cinsiyet temelli bir doğası var. Dolayısıyla çatışmaları değerlendirirken bu analizlere ihtiyaç doğuyor. Kadınlar ve erkeklerin çatışmalardaki deneyimleri farklılaşıyor. Mesela Bosna Hersek, Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi bölgelerde tecavüzün bir savaş aracı olarak kullanıldığını gördük. Dolayısıyla erkekler ve kadınlar çatışmayı farklı olarak deneyimliyor. Bu alanda yapılacak analizler herkese yönelik farklı ihtiyaçlar ve çözüm önerilerini belirlemek için önemli.
Uzun süren çatışmalarda, toplumdaki demografik gerçeklikler ve dengeler değişiyor. Mesela çatışmadan önce erkek eve ekmek getiren kişi konumundayken çatışmada cepheye gidip ölen ya da sakat kalan kişi konumuna geliyor. Bu durumda kadınların bütün hane halkını geçindirmek ve bütün sorumluluğu almak zorunda kaldığı durumlar oluşuyor. Daha önce böyle bir durumda kalmamış kadınlar için bu çok radikal bir değişiklik. Sosyal rollerdeki bu değişim, kadınların çatışmadan farklı şekilde etkilendiğini ortaya koyuyor.
1990’lardan sonra çatışmaların doğası değişiyor. Artık 1920’lerdeki gibi cephe savaşları yok. Devlet içi çatışmalar çok yaygınlaştı ve bütün veriler bize çatışmalarda sivillerin çok daha fazla etkilendiğini gösteriyor. Sivillerin daha fazla etkilendiği çatışmaların artması, kadınların ve çocukların çatışmadan daha fazla etkilenmesi demek. Çatışma içinde cinsel şiddet ve tecavüzün savaş aracı olarak kullanılması da önemli bir neden.
Çok gördüğümüz bir başka neden ise birçok çatışmada kadınların özellikle sivil toplum düzeyinde belli şeyleri talep etme konusunda aktif olmalarına rağmen karar alıcı süreçlerden dışlanmalarıdır. Savaşın bitmesi ve evlatlarına kavuşmak için daha aktif olan, sokaklara dökülüp protestolar düzenleyen, insani ateşkes anlaşmalarına arabuluculuk yapan kadınlar var. Sonrasında bir müzakere masası kuruluyor, barışın sağlanması için taraflar bir araya getiriliyor ancak kadınlar bu masalardan büyük ölçüde dışlanıyor. 1325, kadınların masaya ve karar alma süreçlerine dahil edilme talebiyle oluşuyor. Kadınların müzakereci ve arabulucu olarak çözüm süreçlerine katılımı oldukça düşük. Bunun sebebi de kadınların sivil toplum düzeyinde aktif yer alırken kararların alındığı masalardan dışlanıyor olmalarıdır.
Sizin de parçası olduğunuz Akdeniz Kadın Arabulucular Ağı, çatışma çözümü üzerine çalışan kadınların inisiyatifiyle kurulmuş bir ağ olarak nasıl bir ihtiyaçtan doğdu ve nasıl çalışmaları var?
Akdeniz Kadın Arabulucular Ağı şemsiyesi altında Türkiye ayağı var. Bunun gibi kadın arabulucu ağları, 1325’i uygulama amacıyla dünyanın farklı bölgelerinde kuruluyor ve BM tarafından destekleniyor. Örneğin Güney Asya Kadın Arabulucular Ağı8, Afrika Birliği’nin çok büyük katkıda bulunduğu FemWise9, İngiltere’nin ön ayak olduğu Commonwealth Women Mediators Network10 ve bütün bölgesel kadın arabulucular ağlarının üyesi olduğu, yine BM tarafından desteklenen Global Alliance11 var. Bu toplulukların amacı 1325’in uygulanmasına katkıda bulunmak.
Akdeniz Kadın Arabulucular Ağı’nın öncülüğünü ise farklı uluslararası platformlarda İtalya yaptı. Başka ülkelerde de bu ağın yerel antenleri var. Biz de Ayşe Betül Çelik, Yakın Ertürk gibi bu konuda çalışan diğer kadınlarla birlikte ağın Türkiye ayağını 2019’da kurduk. Üyelerimiz daha çok arabuluculuk yapan, çatışma çözme süreçlerinde bulunmuş ya da bu alanlarla ilgilenen kişilerden oluşuyor.
Bugüne kadarki faaliyetlerimiz daha çok müzakere, çatışma çözümü ve arabuluculuk alanında verdiğimiz eğitimler, katıldığımız çeşitli toplantılar, Kürt sorunu çerçevesinde düzenlediğimiz diyalog toplantıları ile çevirdiğimiz ve yazdığımız bazı dokümanlardan oluşuyor. Kamuoyunda 1325 konusunda bir farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Son bir yıldır Türkiye’de devam eden çözüm süreci kapsamında da kadınların sürece katılımı ve bu katılımın artırılması, daha görünür hâle getirilmesi konusunda çalışmalar yürütüyoruz. Aralık ortasında Diyarbakır’da, barış alanında çalışan çeşitli kadın kuruluşlarını bir araya getiren bir toplantı yaptık. Yaptıklarımız devam eden bir sürecin parçası.
Dünya çapında çözüm süreçleri ve komisyonların incelendiği bir çalışmanızda12 barışa en çok katkı yapan modelin “kapsayıcı komisyon” modeli olduğu ortaya konuyor. Bu modeli açıklar mısınız? Çözüm süreçlerinde kurulan komisyonların kapsayıcı olması ne ifade ediyor? Hangi kesimleri ve sorunları kapsadığını gösteriyor? Bu model özellikle kadınlar için ne anlama geliyor?
2013-2014 yıllarında İsviçre’de, meslektaşım Thania Paffenholz, Inclusive Peace isimli düşünce kuruluşunu kurdu. Kendisiyle 2013-2016 yılları arasında, bu kurumun kurulmasına da vesile olan ve 1980’lerden 2015’e kadar devam eden kırk barış sürecini incelediğimiz kapsamlı bir araştırma projesi yürüttük. Yapılan anlaşmaların çoğunun ilk beş yıl içinde bozulduğunu göz önünde bulundurduğumuzda barışın sağlanmasında temel mesele kalıcılığı sağlamaktır. Anlaşmaların kalıcı olmamasının başlıca nedenleri; bu süreçlerin kapsayıcı olmaması, farklı toplumsal kesimlerin anlaşmayı sahiplenmemesi ve anlaşmaya destek vermemesi, çatışmadaki bazı önemli aktörlerin dışlanması ve bu aktörlerin zamanla süreci bozmaya başlamalarıdır.
Bu noktada kapsayıcı barışın; toplumsal rızanın sağlanması, desteklenmesi, sahiplenmenin artırılması ve süreci bozan aktörlerin sürece katılımının sağlanması gibi stratejik boyutunun yanında, BM’nin 1325 ve 2250 sayılı kararlarıyla, kadınların ve gençlerin sürece katılımını öngören normatif bir tarafı da var. Biz bu araştırmaya başladığımızda herkes bu kararların öneminden bahsediyordu ancak binlerce kişiyi müzakere sürecine katmak kolay olmadığından bunun nasıl yapılacağı konusunda çok büyük bir belirsizlik vardı. Biz de kırk farklı süreci inceleyerek toplumsal katılımın nasıl sağlandığını, hangi toplumsal kesimlerin neden katıldığını inceledik; buna kimin karar verdiğine ve önayak olduğuna baktık. Özellikle bu süreçlere farklı toplumsal kesimlerin nasıl katıldıkları sorusu üzerinde durarak süreçlerin sonuçlarını inceledik. Araştırma sonucunda çeşitli aktörlerin süreçlere katılımının nasıl gerçekleştirildiğine dair yedi farklı yöntem tespit ettik. Ben bu yöntemler tespit edildikten sonra 2021’den itibaren bu yöntemlerden hangisinin kalıcı barışa daha çok katkıda bulunduğu üzerine çalışmaya başladım. Önceki çalışmadan farklı olarak rastgele veri yöntemiyle oluşturulmuş elli barış sürecini içeren bir veri setinde yedi farklı katılım modelini istatistiksel olarak test ettik. Sonuç olarak da kapsayıcı komisyonların kalıcı barışa en fazla katkıda bulunan yöntem olduğunu tespit ettik.13 Literatürde; referandumlar, ulusal diyaloglar, sorun çözme atölyeleri ve konsültasyonlar üzerine çok sayıda araştırma varken komisyonlar üzerine yapılan pek bir araştırma olmadığını fark ettik. İrlanda’daki başka bir araştırmacı arkadaşımla birlikte onun topladığı bir veri setini incelediğimizde barış süreçleri kapsamında kurulmuş 580 komisyon olduğunu gördük. Bu kadar yaygın bir uygulama olmasına rağmen komisyonların neden etkili olduğu ve kalıcı barışa nasıl katkıda bulunduğunun yeterince çalışılmamış olduğunu fark ettik. Sonrasında 580 komisyonun olduğu veri setiyle kendi topladığım veri setini de kullanarak özellikle kalıcı barışın sağlandığı ve komisyonların da yoğunlukla kullanılmış olduğu vakaları ve bunların arasındaki bağlantıyı derinlemesine çalışmaya başladık. Bu kapsamda, bir tanesi Liberya odaklı olmak üzere birkaç makalemiz14 çıktı.
Komisyonların birçok avantajı olsa da bunlar her şeye çözümü olan sihirli bir değnek değildir. Bir komisyonun başarısı; işleme şekline, kapsayıcı olmasına ve bağımsız olarak kurulmasına bağlıdır. Kapsayıcı komisyon ifadesiyle; bağımsız olarak kurulan ve hareket edebilen, yürütme erkinin tamamen kontrolünde olmayacak bir şekilde kurulmuş olan, yüksek bir otoriteye hesap veren ve üyeleri arasında kadınları, sivil toplumu veya farklı siyasi kesimleri temsil ederek komisyon üyelerinin de kapsayıcılığını sağlayan bir yapıyı kastediyoruz.
Kadınların ve toplumda ezilen diğer grupların çözüm süreçlerine dahiliyetlerinde karşılarına çıkan engeller neler? Bu gruplar çatışma ve savaşlardan etkilendikleri ölçüde çözüm süreçlerine de dahil olabiliyorlar mı?
“Understanding Resistance to Inclusive Peace Processes”15 isimli bir yayınım var. Son birkaç yıldır elli kadın müzakereci ve arabulucuyla ne tür engellerle karşılaştıklarını anlamak için derinlemesine mülakat yaptım. Birçok engelle karşılaşıyorlar fakat kadınları çatışmada sadece bir mağdur olarak görmemek lazım. Çatışma kaynaklı cinsel şiddet gibi bazı durumlardan özellikle kadınlar etkileniyor ama öte yandan, kadınlar bir çatışmada sadece mağdur rolünde olmuyor. Mesela silahlı gruplara katılan, savaşçı olmayı tercih eden kadınlar da var. Kadınların ve erkeklerin farklı ihtiyaçları olabiliyor. Bu ihtiyaçları farklı olarak değerlendirmemiz ve buna yönelik farklı çözümler üretmemiz gerekiyor.
Yemen bunun güzel bir örneği. Kadınlar yerelde ateşkes anlaşmaları ve arabuluculuk yapmalarına rağmen müzakere masası kurulduğu zaman oraya dahil edilmiyor. Kadınların katılımı talep edildiğinde siyasi bir anlaşmazlığın kadınlarla alakası sorgulanabiliyor. Halbuki kadınların nitelikli katılımının olduğu süreçlerde kalıcı barış olma ihtimalinin de arttığını gösteren çalışmalar var. Araştırmamızda kadınların, müzakere masasına dahil edildikleri zaman çok farklı konuları, özellikle çatışmanın kök nedenlerine dair konuları, daha fazla gündeme getirdiklerini gördük. Geçimle, eğitimle, ekonomiyle, kalkınmayla ilgili konuları daha fazla gündeme getiriyorlar. Bir diğer anlamlı katkı ise sürece toplumsal desteğin artırılmasıdır. Kadınların toplumun yarısını oluşturduğunu düşündüğümüzde katılımlarının toplumsal desteğin artışı ile doğru orantılı olduğunu söylemek mümkün.
Direnç konusuna değinecek olursak yaptığım mülakatlarda gözlemlediğim kadarıyla kadınlar, bazı durumlarda oldukça şiddetli olabilen üç tür dirençle karşılaşıyor. Bunlardan ilki şiddet içeren direnç (coercive resistance). Müzakerelere katılan veya katılmak isteyen kadınların tehdit edildiği, şiddete uğradığı durumları kapsıyor. İkinci tür olan maksatlı direnç (explicit resistance), kadınların katılımına karşı aleni bir tutum almak olarak değerlendirilebilir. Bu tutum, oldukça bilinçli ve kararlı bir şekilde sergilenen ama şiddet içermeyen durumlar olarak tanımlanabilir. Bir kadın görüşlerini açıklarken müzakere masasında bu görüşlerin göz ardı edilmesi, sözünün kesilmesi veya ona karşı alaycı bir tutum sergilenmesi örnek olarak gösterilebilir. Ek olarak daha gizli ama manipülatif davranışlardan bahsedebiliriz. Kadınların katılımını destekliyor gibi gözükürken yapılan manipülasyonlar kadınların katılımını sekteye uğratabiliyor.
Örneğin, Taliban’ın Afganistan’ı almasından önce Taliban ve Afgan hükümeti arasındaki müzakerelerde Afgan hükümeti heyetinin içinde resmi delege olarak yer alan iki Afgan kadınla olan görüşmelerimden bahsedebilirim. Onlar bana görüşmelerin yapıldığı süreçte kendilerinden habersiz ve katılımlarının mümkün olmadığı geç bir saatte, sosyalleşme amacıyla bir toplantı yapıldığını ve birçok kritik kararın da bu toplantıda alındığından bahsettiler. Burada açık bir direnç değil ancak kasıtlı bir direnç söz konusu. Üçüncü tür direnç ise örtük önyargılar (implicit bias) olarak bilinen ve stereotiplerden kaynaklanan, kasıtlı olmayan ve otomatik reaksiyonlar sebebiyle oluşuyor. Buna da örnek olarak görüştüğüm Kolombiyalı hükümet delegesi bir kadının anlattığı hikâyeden bahsedebilirim: Kadın, görüşmelerin yapıldığı yere erken gidiyor ve müzakerelerde olan başka bir adam kadına çay kahvenin nerede servis edildiğini soruyor. Adam kadını orada çalışan hizmet görevlisi zannediyor çünkü müzakerede bir kadının olamayacağı önyargısına sahip. Bunlar kalıp yargılar: Çatışmayı da barışı da erkekler yapar.
Çözüm süreçlerinde toplumsal grupların örgütlenmesinde kadınların ve feministlerin barış inisiyatifleri hem Türkiye’de hem de dünyadaki örneklerde sıkça karşımıza çıkıyor. Bunlar arasında özellikle toplumsal bir grup olarak annelerin bir araya geldiğini görüyoruz. Örneğin Türkiye’de Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri, barış mücadelesinde yıllardır var olan ve hâlâ sürekliliğini koruyan gruplardan. Kadın örgütlenmelerinin ve bu örgütlenmelerin sürekliliğinin çözüm süreçlerine katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kadın ve barış hareketinin diyebiliriz çünkü sadece kadın hareketi demek yeterli değil. Bazı ülkelerde kadın hareketi çok örgütlü olabiliyor ama barış konusunda pek bir görünürlüğü olmayabiliyor. Bazı yerlerde ise ikisi birlikte oluyor. Örgütlü bir kadın hareketinin olması ve bu hareketin barışı talep etmesi bir avantaj aslında. Ancak bu avantaj barış süreçlerinde kadınların daha etkili olabileceği anlamına da gelmiyor. Mesela Yugoslavya dağılmadan önce Bosna’da gayet güçlü bir kadın hareketi var ve bu kadın hareketinin önemli talepleri var. Ancak kadınlar Dayton Anlaşması’nın tamamen dışında bırakılıyor. Liberya ve Kolombiya örneklerine baktığınızda ise kadınlar sürecin en başında dışarıda bırakılıyor. Fakat Kolombiya’da kadınlar bir araya gelip sürece dahil edilmek için bir protesto hareketi başlatıyorlar ve başarılı oluyorlar. Bundan sonra müzakere sürecinde bir toplumsal cinsiyet alt komisyonu kuruluyor. Liberya’da da benzer bir süreç söz konusu. Kadınlar bir sokak hareketi başlatıyor ve sonra ciddiye alınıyorlar ve katkıda bulunuyorlar. Genelde kadınlar talep ettikten sonra sonuç alınıyor. Kimse kadınlara onlar talep etmeden müzakere masasında yer ayırmıyor.
Bu da bazen BM’nin veya başka uluslararası aktörlerin baskısıyla oluyor ama genelde organik ve yerelden gelen taleplerin olduğu durumlar kadar başarıya ulaşmıyor. Afganistan’da hem uluslararası aktörlerin baskıları hem kadın hareketinin talepleri olmasına rağmen çatışmanın boyutundan ötürü bir başarı sağlanamadı. Kıbrıs örneğini de düşünebiliriz. Kıbrıs’ta kadınlar yıllardır talep etmelerine rağmen barış sürecine katılamadılar. BM Genel Sekreteri’nin kadınların dahil olmasına ilişkin açıklamaları çok yeni. Dolayısıyla tek bir yanıt vermek ve genelleme yapmak zor ama talep etmenin çok önemli olduğunu söyleyebiliriz.
Çözüm süreçleri geçmişle yüzleşmeyi de beraberinde getiriyor. Geçmişe dönük alternatif bir hafıza oluşturmanın, hakikatin kayda geçmesinin barışın kalıcılığının sağlanmasında nasıl bir etkisi oluyor? Bu anlamda kadınların barış süreçlerine katılımları barışın toplumsallaşmasında ve kalıcılığının sağlanmasında nasıl bir etki yaratıyor?
Daha uzun soluklu; düşmanca tutumları, tavırları, dışlayıcı kurumları dönüştürmeyi amaçlayan pozitif barış odaklı bir yaklaşım olan barış inşasının önemli ayaklarından biri geçmişle yüzleşme ve geçiş dönemi adaletidir. Bunun uzlaşma olarak adlandırdığımız barışma, helalleşme, ilişkileri onarma, dönüştürme ile fazlasıyla alakası var. Bu konuda akademik olarak farklı görüşler var. Bazı insanlar kültürle olan ilişkiyi vurguluyor. Kimi kültürlerde geçmişteki bir şeyi deşmek ve o yaraları yeniden açmak hoş karşılanmaz. Kimi kültürlerde ise yüzleşmek, helalleşmek, gerçeğin tamamen ortaya çıkarılması ve arkasından gelen affetme süreci önemli görülür. Bazı kapsamlı barış anlaşmalarına baktığımızda geçiş dönemi adaleti gözlemliyoruz. Genelde eşitsizlikler, adaletsizlikler ve geçmişte yapılan haksızlıklara dair gerçeğin ortaya çıkarılması yönünde mağdur grupların bir talebi oluyor. Cezalandırıcı adaletten ziyade, hakikat ortaya çıktıktan sonra herkesin birbirini affedebileceği bir onarıcı adalet yöntemine ihtiyaç duyuluyor. Hak ihlallerinde bulunmuş bazı kişilerin mağdurlara yönelik sembolik tazminat ya da bu zararları giderecek adımlar atması onarıcı adalete örnek olabilir. Kültürden kültüre ve çatışmanın içeriğine göre değişkenlik gösterebiliyor. Mesela Ruanda’da komşusuna zarar vermiş biri var ama çatışmanın karar alıcı kadrosunda değil. Komşusunun evini yakma suçunu işlemiş bir kişi komşusuna ev yapabilir ya da mahsulünü kaldırmak için tarlasında çalışabilir. Suç işlemiş kişinin mutlaka hapsedilmesi söz konusu değil topluma katkıda bulunacak şekilde farklı biçimlerde telafi edebilir. Adalet ve barış arasında bir dilemma var. Herkesin cezalandırılması talep edildiğinde barış inşa edilemiyor. Öyle bir adalet anlayışının benimsenmesi gerekiyor ki hakikat ortaya çıksın, mağdurlar gerçeği öğrensin ve mağdurdan af dilensin.
Türkiye’deki süreçte kadınların çatışma çözümüne katılımı hakkındaki yorumlarınız neler?
Şu ana kadar kadın katılımı konusunu değerlendirmek için kadınların komisyonlara katılımına ve bu komisyonların kapsayıcılığına bakabiliriz. Komisyon üyelerinin yaklaşık beşte biri kadın. Yüzde otuzu minimum oran olarak alırsak bunun altında olduğunu görüyoruz ama yine de katılım var. Öte yandan kadınların sivil toplum düzeyindeki katılımından bahsedecek olursak kadınların bir araya geldiği toplantılar var ama çoğunun süreçten ne beklediği bilgisine sahip değiliz. Örneğin evladını kaybetmiş anneler, her iki taraftan da olabilir, bir araya gelip ortak bir talep dile getirebiliyorlar mı? Geçen çözüm sürecinde duyduğumuz bir slogan vardı: Analar ağlamasın. Ancak anaların ağlamaması için nasıl ortak talepleri var, bunu bilmiyoruz. Bir yandan komisyon son raporunu hazırlıyor. Orada özellikle kadınlara yönelik öneriler olacak mı? Geri dönüşler olacaksa geri dönenler arasında kadınlar, kadın savaşçılar olacak muhtemelen. Onlara yönelik özel çözüm önerileri üretmemiz gerekecek mi, özel durumları var mı, varsa bunlar nelerdir ve bunlara yönelik bir çalışma olacak mı, bunları bilmiyoruz. Kadınların katılımı derken tüm bu farklı konuların çok boyutlu bir şekilde düşünülmesi gerekiyor.
Çok teşekkür ederiz.
1-Bu söyleşinin hazırlık grubunda Adanil Güzel, Elanur Yıldız, Elif Tuğba Taşer, Fatma Zehra Engin, Hatice Seyitoğlu, Havin Sincar, Öykü Eke, Selenay Boz ve Sıla Gündoğdu yer almıştır. (y.h.n.)
2- Pamina Firchow ve Roger Mac Ginty, “Everyday Peace Indicators: Capturing Local Voices Through Surveys”, Shared Space (18), 2014, s. 33-40.
3- Barışı inşa ederken günlük yaşam deneyimlerini odağında tutan yaklaşımdır.
4- Bu terim Cambridge Sözlüğü’ne göre sosyal olayların en gerçek, bariz ve sıradan günlük yaşam düzeyinden; karmaşık soyutlamaların, sosyal sistemlerin, yapıların ve sosyal eylemlerin analizine kadar incelenmesi olarak tanımlanır.
5- Johan Galtung, “An Editorial”, Journal of Peace Research (1),
6- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1325 Sayılı Karar, 2000, 28 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir. <https://documents.un.org/doc/undoc/gen/n00/720/18/ pdf/n0072018.pdf>
7- Kararların tümüne ulaşmak için 28 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir. <https://main-un-org.translate.goog/securitycouncil/en/content/ resolutions0?_x_tr_sl=en&_x_tr_tl=tr&_x_tr_hl=tr&_x_tr_pto=tc>
8- Güney Asya Kadın Arabulucuları Ağı hakkında detaylı bilgi için bkz. 28 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir. <https://www.globalwomenmediators.org/ southeast-asian-network-of-women-peace-negotiators-and-mediators/>
9- FemWise ağı hakkında detaylı bilgi için bkz. 28 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir. <https://www.globalwomenmediators.org/femwise-africa/>
10- Commonwealth Women Mediators Network hakkında detaylı bilgi için bkz. 28 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir. <https://commonwealthmediation. com>
11- Global Alliance ağı hakkında detaylı bilgi için 28 Ocak 2026 tarihinde erişilmiştir<https://www.globalwomenmediators.org>
12- Daniel Druckman ve Esra Çuhadar, “Inclusive Commissions and Durable Peace: Lessons learned from the Liberia peace processes (1990–1996) and (2003)”, International Political Science Review 46 (5), 2025.
13- A.g.e.
14- Daniel Druckman ve Esra Çuhadar, “Let the People Speak! What Kind of Civil Society Inclusion Leads to Durable Peace?”, International Studies Perspectives 25 (3), 2024, s. 359–381.
15- Esra Çuhadar, “Understanding Resistance to Inclusive Peace Processes”, Peaceworks (159), 2020.
