25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde, dünyanın her yerinde kadınlar şiddetsiz bir yaşam talebiyle sokaklara çıkıyor. Kadınların sokaklarda yükselttikleri bu küresel tepki, dünyanın her yerinde olduğu gibi kadına yönelik şiddetin varlığını görünür kılarken, Türkiye’de de bu şiddet benzer dinamiklerle varlığını sürdürüyor. Kadına yönelik şiddet önlenebilir bir suç olduğu halde kadınların yaşam hakkının, özgürlüğünün ve güvenliğinin sistematik biçimde tehdit altında olduğunu görüyoruz. Bugün şiddetin sürmesinin en büyük sorumluluğunun, gerekli önlemleri almayan devlete ve yükümlülüklerini yerine getirmeyen resmi kurumlara ait olduğu açık.
Devletin ve ilgili kurumların bu yükümlülükleri yerine getirmemesi, Türkiye’de kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılmamasında kendini gösteriyor. Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Nadira Kadirova ve daha nice kadın için adalet arayışı sürüyor. Kadınlara ne olduğu aydınlatılmadıkça, kadın cinayetleri karanlıkta bırakıldıkça, deliller toplanmadıkça, soruşturmalar derinleştirilmedikçe failler daha da cesaret buluyor ve kadınların karşılaştığı tehlikenin boyutu artıyor. Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde cezasızlık politikalarının terk edilmesinin yanında toplumsal dönüşümün sağlanması için cinsiyet eşitliğini esas alan politikaların hayata geçirilmesi gerekir. İçinde bulunduğumuz yıl “Aile Yılı” ilan edilirken, aile içi şiddeti önlemek için kapsamlı ve etkili hiçbir adım atılmadığı gibi, iktidar aileyi koruma söylemi adı altında LGBTİ+’ları hedef alıyor. LGBTİ+ var oluşlar neredeyse suç kapsamı altına alınmaya çalışılarak, can güvenlikleri doğrudan tehlikeye atılıyor. Kadınlar işyerinde cinsel şiddete ve tacize uğruyor, çocuk yaşta iş güvenliği olmayan yerlerde çalışırken yaşamlarından oluyor. Kocaeli Dilovası’nda Ravive Kozmetik yangınında ikisi çocuk 6 kadın işçinin hayatını kaybetmesinin üzerinden yalnızca birkaç hafta geçti. Bu olay bizlere güvencesiz ve denetimsiz çalışma koşullarının kadınların yaşam hakkını nasıl gasp ettiğini açıkça gösterdi. Kadın emeğinin güvencesizleştirilmesi, kadınlara yönelik şiddetin başka bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Dünya sisteminde artan güvenlikçi politikalar ve ekonomik krizler bakım alanının sorumluluğunu kadınların üzerine yüklüyor. İklim krizi de arttırdığı afetler ile kadınların yaşam koşullarını daha da zorlaştırıyor. Yakın dönemimize damga vuran savaşlar ve katliamlar ise pek çok kadının yaşamını, yaşam alanlarını ve sevdiklerini kaybetmesine ve savaş koşulları içinde derinleşen şiddet biçimleriyle karşı karşıya kalmalarına neden oldu ve oluyor. Savaş koşullarından payına düşeni fazlasıyla alan ülkemizde ise yıllardır süregiden savaşın bitmesi ve barışın inşa edilmesi için önemli bir alan açıldı. Bu durum, Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü için de tarihi bir fırsat sunuyor. Kadınların barış süreçlerine yalnızca izleyici olarak değil, kurucu bir rol üstlenerek dahil olmasının sürecin kapsayıcılığını ve kalıcılığını arttıracağını, barış ve demokrasinin birbirini beslediği şiddetsiz bir topluma giden yolu açacağını düşünüyoruz.
Kadına yönelik her türlü şiddet, ancak kadınların örgütlü, dayanışmacı ve kararlı mücadelesiyle son bulabilir. Feminist Kadın Çevresi olarak kadınların barış, demokrasi ve şiddetsiz bir dünya mücadelesini selamlıyoruz. Şiddet karşısında susmadığımız, mücadeleden vazgeçmediğimiz ve birbirimize sahip çıktığımız sürece şiddetsiz bir yaşamı birlikte kurabiliriz.
Feminist Kadın Çevresi – 25 Kasım 2025
