Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nden Hacer Özdemir’le Söyleşi

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nden Hacer Özdemir’le Söyleşi

Söyleşiyi yapan: Selin Aydınoğlu, Ekim 2025

Barışın yalnızca çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu müzakere masalarında değil, yaşamın tüm alanlarında kadınların katılımıyla toplumsallaşması gerektiğini hatırlatan bir kadın inisiyatifiyle karşı karşıyayız: Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi (BİV). Şubat 2025’te İstanbul’da düzenlenen Kadınlar Barışı Konuşuyor çalıştayının ardından kurulan bu inisiyatif, Türkiye’nin uzun süredir çözümsüzlüğe mahkûm edilen çatışmalı gündemine, kadınların sözüyle ve eylemiyle müdahil olmayı hedefliyor.

Savaşın toplumsal bedellerini ödeyen kesimlerden biri olarak kadınlar, yalnızca mağdur değil, aynı zamanda barışın tesisinde aktif rol alma iradesiyle bir araya geliyor. Kayyım uygulamalarından sınır ötesi harekâtlara, siyasal alanda kriminalize edilen Kürt temsiliyetinden Meclis’te barış komisyonu talebine kadar çok katmanlı bir gündemle; barışın adaletli, demokratik ve kadınların söz sahibi olduğu bir zeminde kurulması için mücadele ediyorlar.

“Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi” üyesi ve uzun yıllardır Kürt Kadın Hareketi aktivistlerinden olan Hacer Özdemir’le Feminist Kadın Çevresi’nden (FKÇ) kadınlar olarak hem inisiyatifin kuruluş hikâyesini hem de de barış sürecinde kadınların neden merkezî bir rol üstlenmesi gerektiğini konuştuğumuz kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin Kuruluş ve Amacına Dair

Selin Aydınoğlu (FKÇ): Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, 22–23 Şubat 2025’te İstanbul’da düzenlenen Kadınlar Barışı Konuşuyor çalıştayının ardından kuruldu. Bu çalıştayda kadınlar olarak savaşın etkilerine karşı ortak bir mücadele çağrısı yapıldı ve barışın kadınların öncülüğünde toplumsallaşması gerektiği vurgulandı. Bu inisiyatif nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Kuruluş süreci ve amacı hakkında neler söylersin?

Hacer Özdemir (BİV): Öncelikle teşekkür ederim. Çünkü barışı dillendirmek ve her mecrada sesimizi duyurmak bizim için çok önemli. Uzun zamandır aynı mücadele hattında yürüyen, farklı çevrelerden kadınlar olarak bu kez barış meselesi bizi yeniden bir araya getirdi.

Kadın öncülüğünde barışı inşa etme ihtiyacı hem bölgesel hem de küresel ölçekte derinleşen savaş politikalarından kaynaklandı. Bugün sadece Türkiye’de değil Ortadoğu’nun pek çok yerinde süren çatışmaların, siyasi krizlerin en ağır bedelini kadınlar ve çocuklar ödüyor. Sudan’dan Filistin’e, Ezidi kadınlardan Afrin’e kadar benzer hikâyeler duyuyoruz. Kadınlar köleleştiriliyor, kaçırılıyor, katlediliyor. Bu tablo, erkek egemen iktidarların savaş politikalarının kadın bedeni ve emeği üzerindeki yıkımını açıkça gösteriyor. Biz kadınlar egemen güçlerin koyduğu sınırlara, ayrımlara teslim olmamak için bir araya geldik. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi işte bu dayanışma ihtiyacından doğdu. Amacımız sadece mağduriyetimizi anlatmak değil; barışın kurulmasında aktif özne olmak, sürece kadınların sözünü ve emeğini katmak.

Kuruluş öncesinde Amed, Mersin, İzmir, Ankara gibi birçok şehirde toplantılar yaptık. Feminist hareketle, Kürt Kadın Hareketi’yle, sosyalist kadınlarla ve akademisyenlerle ortak tartışmalar yürüttük. Çünkü barış sadece Kürt meselesiyle sınırlı bir konu değil; Türkiye’deki tüm halkları ve kadınları ilgilendiriyor. Bu yüzden tartışmaları ortaklaştırmak istedik. Ancak biliyorsunuz, barış sözcüğü bile son yıllarda suç hâline getirildi. Barıştan söz eden akademisyenler cezalandırıldı, kadın örgütleri hedef alındı. Kayyımlar, operasyonlar, tutuklamalar derken barış talebi bastırıldı. Biz bu sessizliğe teslim olmamak için yola çıktık.

İnisiyatifin adı olan “Barışa İhtiyacım Var” nasıl ortaya çıktı? Neden böyle bir isim seçildi?

İsim üzerine çok tartıştık. “Barış İçin Kadın Girişimi” gibi önceki deneyimler vardı, bizse bu kez hem bireysel hem kolektif bir duyguyu anlatan bir isim arıyorduk. Kimi arkadaşlar “Barışa İhtiyacım Var” ismi için “çok iddialı değil” dedi ama aslında hepimizin duygusunu tam olarak yansıtıyordu: Hepimizin, tek tek ve birlikte, barışa ihtiyacı var. “Barışa ihtiyacım var” cümlesi sadece bir tespit değil, aynı zamanda bir çağrı. Çünkü savaşın etkisi herkese dokunuyor: kadınlara, çocuklara, emekçilere… Her ev, her aile bundan payını alıyor. Bu yüzden barış mücadelesinin öznesi olmak, hepimizin meselesi.

Çalıştaylarda güçlü tartışmalar yürüttük. “Barışı nasıl inşa ederiz, kadınlar nasıl bir barış istiyor” gibi başlıklarda üç atölye düzenledik. Bunlardan biri savaş ekonomisi, kadın emeği ve yoksulluk politikalarına; biri barışın inşasına diğeri de kadınların ortak taleplerine odaklandı. Ekonomiden gündelik yaşama kadar her alanın savaş politikalarından etkilendiğini, özellikle kadınların bu yükü taşıdığını konuştuk. Bir annenin çocuğunun beslenme çantasına koyacak bir şey bulamaması bile bu savaş ekonomisinin sonucu. Bu koşullarda barış talebini dile getirmek, sadece siyasi bir mesele değil, yaşam hakkı mücadelesidir.

İnisiyatif hem savaş karşıtı hem de sosyal adalet odaklı bir zemin oluşturmayı hedefliyor, öyle mi?

Evet, tam olarak öyle. Çünkü savaş sadece cephede yaşanan bir olgu değil. Yoksulluk, işsizlik, emek sömürüsü, kadına yönelik şiddet… Hepsi savaş politikalarının içinden besleniyor. Bu yüzden “Barışa İhtiyacım Var” yalnızca bir barış çağrısı değil; adaletin, eşitliğin ve yaşamın yeniden inşası için kadınların kurduğu bir dayanışma hattıdır.

İnisiyatife Katılım

Kuruluşunuzu ilan ettikten sonra farklı kesimlerden kadınlar da inisiyatife dâhil oldular. Bu süreç nasıl gelişti? Kadınlar nasıl bir araya geliyor, hangi yöntemlerle iletişim kuruluyor?

Aslında başından beri temel hedefimiz barışı toplumsallaştırmaktı. Kendi çevremize, yani sadece belli bir politik ya da ideolojik alana hitap eden bir çalışma yapmak istemedik.
Barışı anlatmak, sadece “bizim camiamız” içinde değil, toplumun her kesiminde bir karşılık bulmalıydı. Bu konuda hâlâ eksiklerimiz var ama önemli bir yol da kat ettik. Kuruluş sürecinde ilk toplantılarımız Amed, Ankara, İzmir, Antep, Urfa gibi birçok ilde yapıldı. Bazı iller zamanla daha güçlü hâle geldi, bazıları hâlâ kendi iç tartışmalarını sürdürüyor. Örneğin Ankara’daki kadınlar kendi içinde “barıştan ne anlıyoruz, barış bizim için ne ifade ediyor?” gibi atölyeler düzenledi.

Bu toplantılar sadece örgütlü yapılarda değil mahallelerde de yapıldı. Kadınlarla birebir temas kurmak, “Barışa İhtiyacım Var” diyen herkesin bu sürece katılabileceğini göstermek istedik.

Basın açıklamaları, televizyon programları, yazılı metinlerle sesimizi duyurmaya çalıştık. “Biz kimiz?[1]” başlıklı bir metin hazırlayıp bütün basın kuruluşlarına gönderdik. Ancak itiraf etmek gerekirse, ilk başta beklediğimiz yankıyı bulamadık. Medya ilgisizdi, hatta birçok yayın organı böyle bir girişimin olabileceğine bile inanmıyordu. Ama Şubat’taki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” sonrasında işler değişti. O çağrıyla birlikte bütün gözler bize çevrildi. Yani özetle, başlangıçta sessizlik vardı ama sonrasında barış tartışması yeniden canlanınca kadın inisiyatifine olan ilgi arttı. Bugün hâlâ yeterli değil ama bu ilginin artması bile önemli bir kazanım. Çünkü barış meselesi yeniden meşru bir tartışma alanı hâline geldi.

İnisiyatifin genişleme sürecinde farklı toplumsal kesimlerden kadınlarla temas kurmak ne kadar mümkün oldu? Özellikle CHP’li ya da seküler kadınlarla ilişkiler nasıl gelişti?

Başlangıçta kolay olmadı. CHP tabanı özellikle barış meselesine uzun süre mesafeli durdu. Bunun nedeni, AKP’nin yürüttüğü savaş politikalarını “barış” söylemiyle meşrulaştırmasıydı. CHP de bu nedenle barışı “AKP’nin projesi” gibi görme eğilimindeydi. Ama kayyım uygulamaları, yargı baskısı ve muhalefetin geneline yönelen antidemokratik politikalar, bu mesafeyi değiştirdi. Bugün CHP’li kadınlar da artık görüyor ki mesele yalnızca Kürt meselesi değil, Türkiye’nin genel bir demokrasi sorunu var. Yerel yönetimlere el konulması, kadın merkezlerinin kapatılması, kültür kurumlarının feshedilmesi sadece bir bölgeyi değil bütün toplumu ilgilendiriyor. Bugün CHP de tıpkı bizim yıllardır söylediğimiz gibi kayyım politikalarının bir demokrasi sorunu olduğunu kabul ediyor.

Ben CHP’nin yerel yönetimlerde kadın politikalarına ağırlık vermesini de olumlu buluyorum. Çünkü bu, Kürt hareketinin yıllardır yerel düzeyde geliştirdiği eş başkanlık ve kadın temsiliyeti deneyiminden öğrenilen bir şeydir. Bugün CHP de bu pratikleri kendi yerellerinde uygulamaya başladıysa, bu bir etkileşimdir ve önemlidir. Eskiden biz Kürt kadınlar bu politikaları anlatırken “bölücü” ya da “ötekileştirici” olmakla suçlanıyorduk. Ama şimdi herkes görüyor: Antidemokratik uygulamalar sadece bir kesime değil, tüm muhaliflere yöneliyor. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, akademisyenler, kadın örgütleri… Artık herkes benzer baskılarla karşı karşıya. Bu durum, ortak bir zeminde buluşmayı kolaylaştırdı.

Yani artık CHP’li kadınlarla da ortak bir mücadele hattı oluşmaya başladığını söylemek mümkün mü?

Evet, söyleyebiliriz. Ama bu, CHP içinde kadın hareketinin son yıllarda güçlenmesiyle de bağlantılı. Eskiden parti içinde çok sayıda kadın olsa da bu, bir “kadın mücadelesi” anlamına gelmiyordu. Şimdi hem toplumsal hem politik gelişmeler, kadınları daha örgütlü bir duruşa yöneltiyor. Kadınlar artık “biz de bu sürecin bir parçası olmalıyız” diyorlar. Bu, bence kadın mücadelesinin CHP içindeki kadınları da etkilemesinin bir sonucudur.

Biz de inisiyatif olarak, hangi partiden olursa olsun, barışı savunan bütün kadınlarla yan yana durmaya hazırız. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi kapalı bir yapı değil. Katılmak isteyen, sürecin parçası olmak isteyen herkes için açık. Zaten barışı büyütmenin yolu da bu: Farklılıkları koruyarak ortak bir mücadele hattı kurmak.

Peki sadece seküler ya da sol çevrelerle değil, muhafazakâr veya mütedeyyin kadınlarla temas kurmak konusunda bir çalışma yürütüyor musunuz?

Evet, bu da gündemimizde. Ama öncelikle şunu söyleyeyim: Biz “muhafazakâr” kavramını çok kullanmıyoruz. Çünkü bu kavram çoğu zaman AKP’nin politikalarını meşrulaştıran bir etikete dönüşüyor. Biz daha çok “mütedeyyin” kadınlar diyoruz, yani inançlı ama iktidarın çizdiği sınırlar içinde tanımlanmak istemeyen kadınlar.

Açık konuşayım, bu kesimi uzun süre AKP’nin insafına bıraktık. Kadın hareketi olarak bu konuda öz eleştiri vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Onları “nasıl olsa AKP’ye oy veriyorlar” diye dışlamak doğru değildi. Şimdi bu hatayı telafi etmeye çalışıyoruz.

Bu çevrelerden kadınlarla birebir temaslarımız oldu. İnisiyatif içinde de bu kesimden gelen isimler var. Ancak şunu da belirtmek gerekiyor: Bu kadınlar çoğu zaman büyük bir baskı altında. İktidar, kendi içinden çıkan kadınların barış veya özgürlük talebiyle ortaya çıkmasını hemen hedef alıyor. Bu yüzden temkinli davranıyorlar. Bazıları “Önce bakalım bu süreç nereye evrilecek, ondan sonra katılırız” diyor. Ama biz diyoruz ki: Tam tersine, barışın sahipsiz kalmaması için şimdi konuşmalıyız. Barışı sadece bir kesimin değil, toplumun tamamının meselesi hâline getirmeliyiz. Bu nedenle mütedeyyin, seküler, feminist, sosyalist ayrımı yapmadan tüm kadınlara gidiyoruz. Barışın toplumsallaşması ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Politik Talepler ve Güncel Gündem

İnisiyatifin, kuruluşunun ardından hızlı bir şekilde politik bir hat oluşturduğunu görüyoruz. Mayıs ayında yaptığınız basın açıklamasında üç acil talebi dile getirdiniz: “Kayyumlar geri çekilsin, siyaset suç olmaktan çıksın, sınır ötesi harekâtlar son bulsun.” Bu talepler nasıl belirlendi? Kadınlar açısından bu üç talebin önemi nedir?

Aslında bu talepler, bizim ilk çalıştayımızda yaptığımız uzun tartışmaların bir sonucuydu. “Barış” kavramının içini nasıl dolduracağımızı konuşurken bunu somutlaştırmanın yollarını da aradık. Savaş politikalarının en görünür etkilerini ortadan kaldırmadan barışın inşa edilemeyeceğini biliyorduk. Bu nedenle altı başlık belirlemiştik ama bunların içinden üçü öncelikli hâle geldi. Bu üç talep, acil olarak hayata geçirilmesi gereken meselelerdi; çünkü hem savaşın hem de kadınların yaşadığı toplumsal eşitsizliklerin merkezinde duruyordu.

İlk talebimiz, siyasetin suç olmaktan çıkarılmasıydı. Türkiye’de özellikle Kürt siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler sadece düşüncelerini ifade ettikleri için yargılanıyor. Bugün on binlerce insan “terör” suçlamasıyla hapiste. Bu durum sadece Kürt hareketini değil, barıştan söz eden herkesi hedef alıyor. Hasta tutsaklar hâlâ cezaevlerinde ölüme terk ediliyor. Oysa bir toplumda siyaset yapmak suç hâline geldiyse, orada demokrasiden söz etmek mümkün değildir.

İkinci talebimiz, sınır ötesi harekâtların ve özel güvenlik bölgelerinin son bulması. Çünkü bu politikalar sadece askerî değil, ekonomik ve toplumsal bir tahribat da yaratıyor. Her sınır ötesi operasyon, Türkiye içindeki barış umudunu biraz daha zayıflatıyor. Üstelik bu operasyonlar, kadınların gündelik yaşamını doğrudan etkiliyor. Ekonomik kaynaklar savaşa aktarılıyor; yoksulluk, işsizlik, şiddet artıyor.

Üçüncü talebimizse, tüm kayyımların geri çekilmesi. Çünkü kayyım politikası sadece yerel yönetimlere değil, demokrasiye yönelik bir darbedir. Belediyelerde ilk hedef alınanlar her zaman kadın kurumları oldu: Kadın merkezleri, kültür sanat oluşumları, çocuk birimleri kapatıldı. Yerlerine tarikat yapıları, Kur’an kursları yerleştirildi. Bu artık Kürt kentlerinin yanı sıra Türkiye’nin batısında CHP’li belediyelere atanan kayyımlarla da gözlemlediğimiz bir durum. Yani antidemokratik bir yönetim modeli ülkenin geneline yayılmış durumda.

Bu yüzden bu üç talebi “acil” olarak öne çıkardık. Çünkü bunlar yerine getirilmeden barışın toplumsallaşması mümkün değil.

Çalıştayda altı talep belirlendiğini söylediniz. Diğer üç talep neydi?

Evet, toplamda altı talebimiz var. Ama yürüyüş ve basın açıklamalarında üçüne odaklanmamızın nedeni, biraz da onların aciliyetinden ve kapsayıcılığından kaynaklanıyordu. Yine de diğer talepler de bizim mücadele hattımızın bir parçasıdır.

Dördüncü talebimiz, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması. Çünkü bu yasa, siyaset yapmayı suç hâline getiren en önemli araç. Bugün bir sosyal medya paylaşımı, bir basın açıklaması ya da bir dernek faaliyeti bile bu yasa gerekçesiyle cezalandırılabiliyor.

Beşinci talebimiz, eşit yurttaşlık temelinde bir anayasal düzenleme yapılması. Kürtlerin ve Türkiye’deki diğer halkların eşit haklara sahip olduğu, anadilinde eğitim alabileceği, kimliğinin tanınacağı bir sistem talep ediyoruz. Bugün Türkiye’de nüfusun beşte biri Kürtçe konuşuyor ama bu dil hâlâ kamusal alanda yok sayılıyor. Anayasada bile Kürtçe konuşmanın yasaklandığı bir ülkede barıştan söz etmek imkânsız.

Altıncı talebimiz ise, cinsel şiddet faillerinin yargılanması. Narin Güran, Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, İpek Er gibi vakalarda gördüğümüz üzere, kadınlara yönelik şiddet olaylarında devlet görevlileri cezasız kalıyor. Bu cezasızlık politikası son bulmalı. Kadınların güvenliği ve adalet duygusu ancak bu şekilde tesis edilebilir.

Bu taleplerin içinde özellikle üçüne “acil” demenizin sebebi neydi?

O dönemde Meclis’te henüz bir barış komisyonu kurulmamıştı. Süreç çok kırılgandı ve toplumda da yeniden bir umut oluşmuştu. Bu nedenle dedik ki: Önce en acil olanlardan başlayalım. Siyasetçilerin özgür bırakılması, sınır ötesi operasyonların durdurulması ve kayyumların geri çekilmesi hem sembolik hem de pratik olarak barışın önünü açacak adımlardı. Eğer bu üç talep gerçekleşirse, diğerlerinin konuşulabileceği bir demokratik zemin oluşacaktı. O yüzden önce bu üçü dedik. Ama elbette altı talep de bir bütündür. Bunların tamamı barışın temel koşullarıdır.

Barış, yukarıdan dayatılan bir süreç değil kadınların yaşam deneyimlerinden, acılarından, dayanışmasından doğan bir toplumsal dönüşüm olmalı. Bugün Ortadoğu’da ya da Türkiye’de barışın konuşulduğu her masada çoğunlukla erkekler oturuyor. Kadınlar ise bu kararların sonuçlarını en doğrudan yaşayan kesim. Evinde, işinde, sokakta, çocuğunun geleceğinde savaşın etkilerini hissedenler yine biziz. O yüzden barışın nasıl olacağına da bizim karar vermemiz gerekiyor. Bu aynı zamanda barışın toplumsallaşması demek. Çünkü barışı yalnızca diplomatik bir mesele olarak ele almak, toplumun gündelik hayatındaki adaletsizliği görmezden gelmek olur. Bizim derdimiz, barışı hayatın her alanına taşımak. Kadın emeğinin sömürülmediği, şiddetin ve yoksulluğun normalleşmediği bir toplum kurmadan barıştan söz edemeyiz. O yüzden barış bizim için hem politik hem de yaşam hakkına dair bir mücadeledir.

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin söyleminde Türkiye’nin yanı sıra Ortadoğu’daki kadın hareketleriyle kurulan bağ da dikkat çekiyor. Bu feminist dayanışmayı nasıl tariflersiniz?

Ortadoğu’da yaşanan her çatışma, her kriz bizi de etkiliyor. Sudan’daki kadın örgütlerinden mektuplar alıyoruz; Ezidi kadınların yaşadıklarını biliyoruz; Filistin’de, Suriye’de, Lübnan’da kadınların aynı şiddet biçimleriyle mücadele ettiğini görüyoruz. Bu nedenle barışı yalnızca ulusal bir mesele olarak değil, bölgesel bir dayanışma hattı olarak görüyoruz. Kadınlar birbirinden öğreniyor, birbirine güç veriyor. Bizim aramızda sınırlar yok, ama erkek egemen güçler bu sınırları çizerek bizi birbirimizden koparmaya çalışıyor. İşte biz o sınırları aşmak için buradayız. Bu dayanışma, kadınların barış mücadelesini evrensel bir zemine taşıyor. Ortadoğu’da kadınlar artık sadece “mağdur” değil, aynı zamanda barışın kurucu aktörleri. Bu bakış açısı bizim için çok önemli.

Türkiye iç siyasetinde ise otoriterleşme, yargı bağımsızlığının zayıflaması ve muhalefetin bastırılması gibi gelişmeler yaşanıyor. Böyle bir ortamda eş zamanlı olarak barış talebini yükseltmek neden önemli? Barış süreciyle demokratikleşme arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Barış ve demokrasi birbirinden ayrılmaz. Bir ülkede demokratikleşme olmadan barış, barış olmadan da gerçek demokrasi kurulamaz. Bugün Türkiye’nin yaşadığı krizin kökünde bu iki kavramın birlikte bastırılması var. Barış talebi “ihanet”le, demokrasi talebi “terör”le eş tutuluyor. Bu durumda toplumsal kutuplaşma derinleşiyor, kadınlar ise en fazla zararı görüyor.

Kayyımlar, yargı baskısı, medya sansürü, hepsi aynı sistemin parçaları. Ve bu sistem, toplumu susturdukça savaşı büyütüyor. Biz bu döngüyü kırmak istiyoruz. Barışın konuşulmadığı bir yerde kadınların da sözü olmaz; o yüzden barışı dillendirmek aynı zamanda demokrasiyi savunmaktır. Bugün kadınlar, “barıştan söz etmek” cesaretiyle aslında demokratikleşmenin öncülüğünü yapıyorlar. Çünkü kadın hareketi, toplumun vicdanını diri tutan en güçlü sivil güç hâline geldi. Ne kadar baskı olursa olsun, kadınlar birbirine dokunarak, dayanışarak bu ülkenin umudunu koruyor. Barışın toplumsallaşması, yalnızca bir politik hedef değil; aynı zamanda Türkiye’nin yeniden nefes alması anlamına geliyor. Bunu da ancak kadınların ortak gücüyle başarabiliriz.

Gelecek Perspektifi

Şimdiye kadar inisiyatifin kuruluş sürecini, politik hattını ve barış anlayışını konuştuk. Peki bundan sonrası için planlar neler? Kısa vadede gerçekleştirilmek istenen somut hedefler ve yeni çalışmalar hakkında neler söylemek istersin?

Önümüzdeki süreçte hedefimiz, barış talebini daha görünür ve yaygın hâle getirmek. Bu yüzden son toplantımızda illerde daha güçlü bir örgütlenmeye gitme kararı aldık. Barışı yalnızca sloganlarla değil, doğrudan insanlara dokunarak anlatmak istiyoruz. Bu nedenle “çat kapı” ziyaretlerle kadınların evlerine, mahallelerine gidip neden barışa ihtiyacımız olduğunu anlatacağız. Barışı, hayatın her alanına taşımamız gerekiyor. Akademisyen, sanatçı, işçi, ev kadını… Herkes bu sürecin bir parçası olabilir. Aynı zamanda bir kampanya hazırlığındayız. Taleplerimizi sade ve anlaşılır biçimde anlatan broşürler basılacak, mahallelerde, iş yerlerinde dağıtılacak. Bu kampanya hem bilinç oluşturmak hem de “barış hepimizin meselesidir” diyebilmek için önemli olacak.

Sanat alanı da bizim için önemli bir mecra. Tiyatrodan sinemaya, müzikten sokak performanslarına kadar farklı biçimlerde barış temasını gündeme getirmek istiyoruz. Son yıllarda sahnelerin, konserlerin, hatta tiyatro oyunlarının yasaklandığı bir dönemde sanatın direnci bize ilham veriyor. Sanatçılar, kendi üretimleriyle barışın dili olabilirler.

Medya konusuna gelince, bizim sesimizi duyurabileceğimiz mecralar çok az. Ama bu bizi durdurmamalı. Yalnızca belirli yayın organlarına değil, tüm mecralara ulaşmaya çalışıyoruz. Televizyon programlarında, haber sitelerinde, sosyal medyada barışın dilini yaygınlaştırmamız gerekiyor. Çünkü bugün ekranlarda sürekli savaş konuşuluyor. Erkekler çıkıyor, savaş stratejilerini anlatıyor, sonra tartışma bitiyor. Ama kimse “Barışı nasıl kurarız?” sorusunu sormuyor. Biz o soruyu ısrarla sormaya devam edeceğiz.

Kadın örgütleriyle, sendikalarla, sanatçılarla ve yerel inisiyatiflerle birlikte barışın toplumsallaşmasını sağlayacak bir kampanya yürüteceğiz. Bunun için önerilen sloganlardan biri de çok hoşumuza gitti: “Barışı Birlikte Kuralım” Belki kampanyamızın adı da bu olur.

Kısacası hedefimiz, barışı hayatın merkezine almak. Sadece kadın örgütlerine değil, tüm topluma sesleniyoruz: Barış yalnızca bir siyaset meselesi değildir, yaşamın ta kendisidir ve biz kadınlar, bu yaşamı birlikte savunacağız.

Bu sözlerle söyleşiyi güzel bir çağrıyla bitiriyoruz. Eklemek istediğin başka bir şey var mı?

Sadece şunu söylemek isterim: Barışın toplumsallaşması için kadınların kararlılığına inanıyorum. Bu ülkede umudu hep kadınlar diri tuttu. Yasaklara, baskılara, gözaltılara rağmen sokakları terk etmedik. Aynı direnci şimdi barış için göstereceğiz. Barış, sadece savaşın bitmesi değil, adaletin ve eşitliğin tesis edilmesidir. O yüzden biz “onurlu bir barış” diyoruz. İnandığımız bu mücadeleyi kalıcı kılmak için yola çıktık ve yarı yolda kalmayacağız.

Söyleşi için çok teşekkür ederiz.

[1] Metnin tamamına erişmek için bkz. “Biz Kimiz”, 12 Ekim 2025 tarihinde erişilmiştir. <https://www.barisaihtiyacimvar.com/index.php/biz-kimiz/>