Temmuz 2025 Feminist Gündem Değerlendirmesi

Temmuz ayı haber ve yazılarına baktığımızda; şiddet ve cezasızlık, suça sürüklenen çocuklar, kadınların barış talebi ve aktivizm örneklerinin bir arada olduğunu görüyoruz.

Bir yandan şiddet haberleriyle, adaletsizlikle, cezasızlıkla karşılaşıyoruz.

Diğer yandan kadınların ses verdiği, eylem yaptığı, dayanışma kurduğu örnekler de var.

BİZ KADINLAR, RAKAMLARDAN İBARET DEĞİLİZ: KADIN CİNAYETLERİNE SON!

Kadına yönelik şiddet raporları her ay yayınlanıyor, her ay yeni isimler listelere ekleniyor. Haziran 2025’te 14 kadın öldürüldü. 2024’ten bugüne 421 kadın öldürüldü, 77 şüpheli kadın ölümü kaydedildi. Bu haberler, toplumun geneli tarafından gündelik hayatın koşuşturmacası içerisinde okunup geçilen, en fazla, “yeter artık, ne çok ölüm!” diye hayıflanılan bir rutin haline geldi ne yazık ki.

Biz kadınlar, rakamlardan ibaret değiliz. Öldürülen her kadın, önce bir kardeşin, bir annenin, bir çocuğun, bir kadın arkadaşın hayatında geri dönüşsüz bir boşluk. Ve o anne için, kardeş için, çocuk için; doğal olmayan bir ölümün yaşattığı travma ve çaresizlik hâli, o hâlde adalet aramak durumunda kalmak, birileri sesini duysun diye çabalamak

Kadına yönelik şiddet, elbette devletin yaşam hakkıyla kurduğu bütünlüklü ilişkinin bir parçası. Hayvanlara yönelik katliamlar, orman yangınlarının önlenmemesi, çocuk işçilerin ölümü… Bütün bunlar, yaşamın kendisine değer verilmediğinin göstergesi.

Aynı zamanda, birinin yaşamına son vermenin bir güç gösterisine dönüşmesinin de sonucu. Öyle ki, son yıllarda kadınların öldürülme biçimleri daha da vahşileşti. Vücut bütünlüğünün bozulması, öldürülen kadının bir valize, varile, çuvala konması, yalnızca cinayet değil, bir tür güç gösterisi. Şiddet, medyada bile bir gösteri malzemesi. Tam da bu yüzden, bazı cinayetler, vahşetiyle, failin konumuyla, toplumda yarattığı şokla daha da görünür oldu, oluyor: Güldünya Tören, Münevver Karabulut, Özgecan Aslan, Emine Bulut, Pınar Gültekin… Bugün bu listeye Ayşe Tokyaz eklendi.

Ayşe Tokyaz, 22 yaşında bir hemşirelik öğrencisiydi. Cansız bedeni, İstanbul’da bir valizin içinde bulundu. Fail eski bir polis. Daha önce de bir kadını öldürmüş. Kardeşi Esra Tokyaz, Ayşe’nin şiddet gördüğünü biliyordu; ikizine sahip çıkmasaydı, bu olay belki de hiç açığa çıkmayacaktı. Esra, kardeşinden haber alamadığında karakola gitti, anlattı, defalarca polise başvurdu. Ama gittiği her yerde duvar gibi bir sessizlikle karşılaştı. Birileri, bu şikâyetlerin failin kulağına gittiğini, onun korunduğunu düşündürecek kadar açık davranıyordu. Adeta bir Kırmızı Pazartesi yaşandı. Herkesin bildiği ama kimsenin engellemediği bir cinayet.

Ve olaylar olup bittiğinde, tüm çabasına, çırpınışlarına rağmen kardeşini kurtaramayan Esra Tokyaz, titreyen elleriyle kameraya bakarak şunu söyledi: “Kardeşimin faili cezalandırılıncaya, adalet sağlanıncaya kadar ağlamayacağım.” Bu cümle, hem yasın askıya alınmışlığını hem de adaletin ne kadar hayati bir talep olduğunu gözler önüne seriyordu.

Ayşe Tokyaz’ın hikâyesi, yalnızca bir kadın cinayeti değil; baştan sona planlı bir suça, bilerek göz yumulmuş bir ölüme tanıklık. Failin polis olması, hikâyeyi daha da ağırlaştırıyor. Güvenliği sağlamakla görevli biri, konumunun sağladığı dokunulmazlığa güvenerek cinayet işliyor. Mesleği, onu koruyan bir zırha dönüşüyor. Caydırıcı yasalar yok; olanlar uygulanmıyor.

Bu sadece bireysel bir suç değil; cezasızlığın, kurumsal korumanın ve erkek şiddetinin politik zeminde birleşmesidir. Türkiye’de kadın cinayetlerini önlememek artık bir politikasızlık değil, bilinçli bir politika.

Kadına yönelik şiddetin karşısında olması gereken hukuk, kimi zaman bizzat şiddetin uzantısına dönüşüyor. Kendisine şiddet uyguladığı için boşandığı eski eşin tehditlerine maruz kalan Sena Ceran’ın erkeğe; “Senin pislik muhabbetlerinden bıktım” demesi, “hakaret” sayıldı ve kadın 3 ay hapis cezası aldı. Kadınlar bunu yaşarken şiddet faili erkekler çoğu kez serbest bırakılıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışın dördüncü yılında yaşadığımız tablo bu.

Kadına yönelik şiddet, tesadüfi ya da bireysel öfke patlamalarının toplamı değil; sistematik, örgütlü ve toplumsal bir yıkım. Feminist literatür buna uzun zamandır “cinskırım” diyor. Çünkü hedef alınan, “kadın” kimliğinin ta kendisi. Biz feministler için mesele net: Kadına yönelik şiddet, bir insan hakları ihlalidir. Devletin “önleme” yükümlülüğünü yerine getirmemesi, failden yana tavır alması, cinskırımın parçasıdır. Bu nedenle Ayşe Tokyaz’ın adı, yalnızca bir cinayetin değil, bir sistemin teşhiri olarak hafızamızda kalacak. Cinskırımın önüne geçmek, ancak failin sırtını sıvazlayan cezasızlık politikasını yıkmakla, kadınların yaşam hakkını pazarlık konusu olmaktan çıkarmakla mümkün.

KADINLARIN BARIŞ MASASI

11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’de gerçekleşen silah yakma töreni, yalnızca bir örgütün silah bırakma ilanı değildi. Kazanda yanan silahlar, geri dönüşü olmayan bir barış iradesini sembolize ediyordu.

Törenin sahnesinde dikkat çeken bir ayrıntı vardı: 30 gerillanın 15’i kadındı. Konuşmacılardan biri kadındı. Metinde “kadın özgürlüğü” özellikle vurgulandı. Bu mesaj açıktı: Kadınlar için barış, yalnızca silahların susması değil; adaletin tesis edildiği, eşitliğin kurulduğu, onurun korunduğu bir yaşamın adıdır.

Bu tören, Ezidi katliamının yıldönümüne yaklaşırken yapıldı. Kadınların savaşta köleleştirildiği, tecavüze uğradığı bir hafızada… Dolayısıyla kadın iradesinin törendeki görünürlüğü sadece sembolik değildi; aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm çağrısıydı.

Şubat 2025’te İstanbul’da yapılan “Kadınlar Barışı Konuşuyor” çalıştayından doğan Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin sözleri de bunu pekiştiriyor:

“Kadınların olmadığı bir barış süreci, toplumsal barış olamaz. Barış masasının tarafı olmayı değil; masasını da gündemini de birlikte kurmayı talep ediyoruz.”

Bu inisiyatif, kalıcı barış için somut talepler sıralıyor:

  • Toplumsal muhalefeti kriminalize eden antidemokratik yasalar ve siyasi mahpuslara uygulanan eşitsiz infaz rejimi kaldırılmalı.
  • Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulları’nın keyfi kararlarına, muğlak “iyi hâl” kriterlerine son verilmeli.
  • Düşünce açıklamak, siyaset yapmak, protesto hakkı suç olmaktan çıkarılmalı.
  • Ağır hasta tutuklular, yaşam hakkı gözetilerek derhal serbest bırakılmalı.
  • Kadınlara yönelik erkek şiddeti, yüzeysel ceza artırımlarıyla değil, yapısal dönüşümlerle önlenmeli.

Kadınların barış mücadelesi, sadece “temsil” talebinden ibaret değil. Masanın yapısını, gündemini, dilini değiştirmek istiyorlar. Cezaevlerinden sokaklara, belediyelerden gündelik hayata kadar eşitlik, onur ve adalet mücadelesi sürüyor.

Bu tür inisiyatifler, kadınlardan oluşan platformlar özellikle şu dönemde çok kıymetli. Bu süreçte aslen farklı kimliklerden, farklı dünya görüşlerinden kadınların buluşacağı açık forumlar, paneller, şenlikler büyük önem taşıyor. Çünkü barışın kadın dili yalnızca erkek şiddetine değil, kadınlar arasında örülmüş duvarlara, kutuplaşmalara da karşı.

Barış, kadınların diliyle çoğaldığında toplumsal dönüşümün kapısı aralanacak. Silahların ötesinde bir barış, işte o masada kurulacak.

SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR

Geçtiğimiz ay gündemde yer alan konulardan biri de suça sürüklenen çocuklar meselesiydi. Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz aylarda 15 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi akranı olan iki çocuk tarafından öldürülmüştü. Bu olayın ardından Minguzzi ailesinin talebiyle de birlikte çocuk suçluların yetişkinler gibi yargılanması kamuoyunda tartışılmaya başlandı. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, çocuk yargılamalarına ilişkin bakanlığın bir çalışma yaptığını söyledi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu konuda adım atılması yönünde talimat verdiği basına yansıdı.

Bu konuyla ilgili Eşitlik İçin Kadın Platformu “Örgütlü Suçlar ile Toplumsal Eşitsizliklerden Doğan Suçlar Bireysel Cezaları Artırmakla Engellenemez!” diyerek bir açıklama yaptı ve konuya dair hukuki tartışmaları, verileri ve çözüm önerilerini içeren bir bilgi notu paylaştı. 150 sivil toplum kuruluşu da “Hak Temelli Bir Çocuk Adalet Sistemi İçin Ortak Çağrı” yayımladı.

Çocuk suçluluğunun önlenmesi yetişkinler dünyasının ve çocukları korumakla sorumlu olan devletin öncelikli görev ve sorumlulukları arasında yer alıyor. Çocuklarını kaybetmenin acısını yaşayan Minguzzi ailesinin çetelerin tehditleriyle karşı karşıya olduğu biliniyor. Çocukların suça karışması, çeşitli çeteler tarafından suç işlemek için kullanılmaları yetişkinlerin ve devletin bu sorumluluklarını yerine getiremediğini gösteriyor. Çocukları suça sürükleyen çetelerle mücadele etmek yerine çocukların yetişkinler gibi yargılanmasını talep etmek hem ahlaki hem hukuki bir skandal olarak değerlendirilebilir.

Çocuklar çoğu zaman kendi adlarına karar verecek durumda değiller ve çoğu zaman yaşamlarını yetişkinlere bağımlı olmadan idame ettiremezler. Çocuklar adına yasaları yapanlar ve uygulayanlar da yetişkinlerdir. Çocuklar yetişkin dünyaya tabi oldukları için onlar adına alınan her karar yetişkinlere büyük sorumluluklar yükler. Bu nedenle çocukları şiddetten koruyamayan bir toplumunun ve devletin çocuklar suça sürüklendiğinde onları yetişkinler gibi yargılaması kabul edilemez.

Ataerkil toplum, çocukları, özellikle oğlan çocuklarını şiddet uygulayan erkekler olarak yetiştirdiği sürece şiddetin önüne geçmek de mümkün değildir. Çocuk hakları için verilen mücadele bu nedenle de feminist bir mücadele olarak görülebilir. Ayrıca çocuklara yasalar önünde yetişkin gibi muamele yapılması; çocukların evlendirilmesi, istismar edilmesi ve çocukların işçi olarak sömürülmesi gibi yetişkin dünyaya ait pek çok suçun da yargılanmasını etkileyebilir. EŞİK’in açıklamasında belirttiği gibi suçu engellemenin yolu suça sürüklenen çocukların cezalarının artırılmasından, bu çocukların yetişkin sayılmasından değil, çocukları suça sürükleyen ekonomik ve toplumsal koşullarla ve örgütlerle mücadele etmekten geçmektedir.