28 Mayıs – 29 Haziran Gündem Değerlendirmesi

28 Mayıs – 29 Haziran 2019 zaman diliminde Türkiye’den ve dünyadan toplumsal cinsiyet gündemiyle ilgili çeşitli haber ve yazıları 30 Haziran 2019 tarihindeki buluşmamızda ele aldık; ortaya çıkan tartışma noktalarını aşağıda paylaşıyoruz.

28 Mayıs – 29 Haziran tarihleri arasında kadın gündemini belirleyen konuların başında, iptal edildiği için tekrarlanan İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçimleri, yakın zamanda gündeme gelen yargı reformu ve bu reformdaki arabuluculuk maddesi, Onur haftası geliyordu. Onur Haftası pek çok ilde yasaklamalarla karşılaştı; yürüyüşler valilik kararlarıyla engellendi, etkinlikler kapalı ve sınırlı mekanlara taşınmak zorunda kalındı. Bu dönem karşımıza çıkan haberlerin arasında, her ay olduğu gibi kadına yönelik şiddet haberleri en üst sıralardaydı. Bu dönemde, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 40 kadın cinayeti işlendi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimleri

31 Mart tarihinde yapılan yerel seçim sonuçlarına göre CHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’na 17 Nisan’da verilen mazbata, AKP’nin seçimlerde “şaibe” olduğu iddiası üzerine 6 Mayıs’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptal edilmesiyle geçersiz kılındı. 6 Mayıs’tan itibaren yeniden başlayan seçim kampanyalarında CHP “israf” vurgusunu ön planda tutarken AKP’nin seçim kampanyası daha çok CHP’nin kampanyasını karalama üzerinden ilerledi. İlçe belediye başkanlıkları ve belediye meclis üyesi seçimlerini iptal etmeyip yalnızca İBB başkanlığı seçimlerini iptal eden ve aynı zarfta yer alan üç pusuladan yalnızca birinin geçersiz kılınmasını gerekçelendiremeyen AKP’nin bu karalama kampanyası halkta karşılık bulamadı. 23 Haziran’da yenilenecek seçim öncesinde AKP tabanının yoğun yaşadığı bölgelerde kadınlarla yapılan çeşitli sokak röportajlarına ekonomik açmaz damga vurdu. Ekonomik darboğaza girilen, giderek daha fazla vatandaşın yoksulluk sınırının altında kaldığı bu dönemde seçim yenilenmesi seçmen nezdinde haklılaşmadı. İstanbul, TÜİK raporuna göre en yoksul altıncı kent; gelir eşitsizliğinin de en yüksek olduğu kentlerden. Seçmen nabzını yoklamak üzere yapılan söyleşilerde kadınların gündeminde geçim sıkıntısının olduğu görülüyor, aynı parayla hane ekonomisini döndürmenin giderek zorlaştığına dair yakınmalar duyuluyordu.

“Kadınlar Birlikte Güçlü” grubu seçim çalışması yürüten kadın grubuydu. Bu kadınların vurgusu yerel yönetim kaynaklarında kadın-erkek eşitliğinin gözetilmesiydi. Kadınların siyasette ve yerel yönetim karar mekanizmalarında erkeklerle eşit temsil ve katılım hakkına sahip olması bu seçim öncesi öne çıkan talepler arasında yer alıyordu.

23 Haziran’da Ekrem İmamoğlu seçimi 800.000 oy farkla kazandı. Aynı gün Pervin Buldan günün galibinin Kürtler olduğuna dair bir açıklama yaptı. Seçim sonrası muhafazakar seçmenin de İmamoğlu’na oy verdiğine dair açıklamalar oldu. Seçmen tercihlerindeki değişikliğin ekonomik gidişata bir tepki olarak ortaya çıktığının yanı sıra, bu değişikliğin yalnızca ekonomi ile açıklanamayacağını belirtenler de oldu. Berrin Sönmez dindar kadınların seçim tercihlerini ele aldığı yazısında sağ seçmenin tercihini ekonomiden ziyade İmamoğlu’na yapılan haksızlığın belirlediğini ifade etti. 

Mart ayındaki seçimin, seçim kaybetmeyi ve önemli bir rant kapısı olan İstanbul’u ana muhalefete vermeyi hazmedemeyen bir kesimin çabaları sonucunda iptal edilmesi Ekrem İmamoğlu’na yapılan bir haksızlık olarak değerlendirildi. Hem bu haksızlığın hem de ekonomik krizin AKP tabanında bir kaymaya neden olduğu söylenebilir. Kürtlerin yoğun yaşadığı ilçelerde de İmamoğlu oylarında artış oldu. Özgürlük hareketine inanan Kürtler seçimin hemen öncesinde basına verilen ve AKP-MHP tarafından Öcalan’ın Kürtleri tarafsızlığa çağırdığını gösterdiği iddia edilen mektubu tarafsızlık çağrısı olarak yorumlamadı ve İmamoğlu’na oy verme kararından vazgeçmedi.

23 Haziran’ı takip eden ilk günlerde toplumda oluşan hava, “Gezi” ruhunun canlandığına dair yorumlara sebep oldu. “Her şey güzel olacak” sloganı aslında her şeyin kötü olduğuna vurgu yapıyor ve asgari olarak bu “kötü gidişatı” görenleri ve değişim talep edenleri etrafında topluyor. Hukuk devletine dönüş talebi de bu sloganla dillendirilenler arasında. Bundan sonra İmamoğlu etrafında örgütlenen bu birlikteliğin devam edip edemeyeceği ve edecekse nasıl bir birliktelik olacağı önem arz ediyor.

Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyasında kadınlara dair verilen vaatlerden en ön plana çıkan “kreş açma” vaadi oldu. AKP, kadınları annelik ve aile kavramları dışında görmezden gelme eğilimindeyken CHP’nin kadınların çalışma yaşamına katılımını artırmak için kreş açma çabası önemli olmakla birlikte yeterli değil. Seçim öncesindeki tartışma programlarında hiç bahsetmese de İmamoğlu seçim sonrasında Kadın Dostu Belediyecilik sözleşmesini imzaladı. Toplumsal cinsiyet meseleleri artık neredeyse yasaklı hale geldiğinden seçim öncesinde bu konuyu ön plana çıkarmayı tercih etmemiş olabilir. Fakat bu sözleşmede toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgili maddeler de yer alıyor ve imzası sonucunda artık İBB bu taahhütleri vermiş durumda. Dolayısıyla kadın dostu belediyeciliğin nasıl hayata geçeceği, feminist taleplerin takip edilmesi konusunda kadınların İmamoğlu ile beraber hareket edip etmeyeceği bundan sonrası için kritik. Bu vaatlerin gerçekleştirilmesi için İstanbul Büyükşehir Belediyesi özelinde de Nilüfer Belediyesi’nde olduğu gibi kadınlara ait özerk bir yapının kurulması gerekebilir. Seçim döneminde bir araya gelen İstanbul Gönüllüleri’nin çalışma başlıkları altında da toplumsal cinsiyet alanı var. Bu grup seçim sonrasında da çalışmalarına devam edecek.  

Yargı reformu

Nafaka son aylarda kadın gündemini işgal eden önemli bir konu. Yargı reformu açıklanmadan önce kadın kurumları reformla nafaka süresine bir kısıtlama geleceğini öngörüyordu ve bunun kadınları yoksullaştıracağını gündeme getiriyordu. 12 Haziran’da 100 kadının öncülüğüyle bir açıklama metni yayınlandı ve bu metinde nafakanın devlet tarafından ödenmesi talep edildi. Ama açıklanan yargı reformunda nafakadan bahsedilmiyor, tartışmalı başka bir konu olan arabuluculukla ilgili bir düzenleme yer alıyor. Hukuksal uyuşmazlıklar altında yer alan bu düzenlemeye göre eğer boşanma davalarında iki taraf arasında şiddet yoksa arabuluculuk yapılabilir. Ancak, bu düzenlemede şiddetin nasıl tanımlandığına, kadının arabulucuya gitmek istememesi durumunda ne olacağına dair bir bilgi yok. Bu yetersiz tanımlarla, arabuluculuğun boşanmaları önleme veya zorlaştırmaya yönelik kullanılıp kullanılmayacağı da söylenemiyor. Uluslararası sözleşmelere göre ekonomik, psikolojik, fiziksel şiddet durumlarında bu şiddete maruz kalan taraf korunmaya alınmalı. Şu haliyle arabuluculuk kadını tehdit altına alan bir düzenleme gibi görünüyor. Bu yargı reformunun ne zaman yasalaşacağı henüz net değil. Yargı reformuyla nafakanın azaltılması öngörüsünün şimdilik gerçekleşmemiş olması, bu tartışmanın rafa kalktığı anlamına gelmiyor. Nafaka tartışmasının her kesimden kadında oluşturduğu negatif etkinin aksine arabuluculuğu ilk bakışta olumlu bir uygulama olarak görme eğilimi olabilir. Fakat şiddetin nasıl tanımlandığı önemli bir konu olduğundan bu konu da yakın dönemde kadın gündeminin öncelikli maddeleri arasında yer alabilir. 

Çevre

Geçtiğimiz ay çevre konusu çeşitli bölgelerdeki direnişlerle gündemimize girdi. Aralık ayından beri Aydın Kızılcaköy’de jeotermal santrale karşı direnişler devam ediyor ve bu direnişte kadınlar ön planda. Eskişehir Alpu’da ise kadınlar yapılmak istenen kömürlü termik santrale “temiz topraklarımızı ve sağlığımızı elimizden almayın” diyerek karşı çıkıyor. Bunların dışında, Dicle nehrinde antibiyotik tespiti yapıldı. Ayrıca, Hasankeyf’in baraj kapaklarının açılması nedeniyle su altında kalma tehlikesi hem ulusal hem de uluslararası medyada tartışılan önemli bir mesele. 

Kadınların bir araya gelip bu gibi projelere öncelikli olarak karşı çıkması tesadüf değil. Ilısu tarzı baraj projeleri ya da jeotermal enerji projeleri gibi projeler ilk başta kadınlara ve çocuklara zarar veriyor. Bu tarz projeleri yalnızca çevre üzerinden temellendirmektense kültürel dönüşümlerle beraber ele almak önemli. Hasankeyf ve Ilısu Barajı örneğinde, arkeolojik ve tarihi öneme sahip bir bölgenin sular altında kalmasının yanında barajın bölgeye getirdiği kültürel yıkım da tartışma noktalarından biri olabilir. Bu projede insanların yaşamları, geçim kaynakları da doğrudan etkileniyor. Dolayısıyla Maggie Ronayne’in de 2010 yılında Hasankeyf üzerinden geçecek baraj projesi üzerine yazdığı makalesinde üzerinde durduğu gibi bakım kültürünü yaşatan kadınlar en çok zarar görenler olabiliyor.