KADIN HAKLARINDA VE CİNSEL SUÇLARDA KANUN DEĞİŞİKLİKLERİ ÜZERİNE CANAN ARIN İLE SÖYLEŞİ

 

Söyleşiyi yapan: Esra Aşan, Ayça Günaydın, Ronay Bakan

İstanbul, Ekim 2017

 

Ülkemizde cinsiyetçi şiddetin ve kadına yönelik erkek şiddetinin hız kesmeden arttığı bir toplumsal ortamda kadınlar, LGBTİ+’lar giydikleri kıyafetler, oturuş kalkış biçimleri nedeniyle park, toplu taşıma araçları, okul gibi gündelik hayatlarımızın geçtiği mekânlarda pervasız bir şiddetin hedefi haline geliyor. Çocuklara yönelik cinsel istismar haberlerine her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Bu cinsel şiddet iklimi yaygınlaşırken kadınları, çocukları ve LGBTİ+’ları ilgilendiren pek çok kanun maddesinde değişiklik yapılıyor. Bu hukuki düzenlemeler cinsel şiddeti geriletmek yerine daha da artıracağı tartışmalarıyla birlikte ilerliyor.

Türkiye’de hukuk sisteminde yasal mevzuatın kadın haklarını koruyacak bir şekilde 2000’li yılların başında düzenlendiğini söyleyebiliriz.  Kadın örgütlerinin de aktif bir şekilde yer aldığı bu süreçte Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Anayasa’nın 10. Maddesi kadın haklarını koruyacak şekilde yeniden düzenlenmişti. Son yıllarda kadın hakları alanında yeni hukuki düzenlemeler yapılıyor. Bu düzenlemeler; hem Türkiye’deki kanunlara hem de Türkiye’nin imzalamış olduğu Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW) ve İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelere aykırı olduğu yönünde tartışmalarla birlikte gündeme geliyor. Bu kanunların bir kısmı çocuklara yönelik cinsel suçları da kapsıyor. Sizinle son yıllarda yapılan düzenlemeleri ve kanunlarda yapılması önerilen değişikleri birlikte değerlendirmek istiyoruz. İlk olarak çocuklara yönelik cinsel suçlar alanındaki kanun değişiklikleri üzerine konuşarak başlayabiliriz.

Canan Arın: Öncelikle hukuk alanında kadın erkek eşitliğinin ilkesel olarak önemini vurgulamak isterim. Çünkü kadına yönelik erkek şiddetinin altında yatan en önemli nedenler kadın erkek eşitsizliği ve erkeklerin kadın bedeni üzerinde kurmak istedikleri kontrol meselesidir. Hatırlayacağınız gibi 2010 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan kadın kurumlarıyla yaptığı bir görüşmede kadınla erkeğin eşit olmadığını söylemişti. Bir yandan kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete karşı olduğunuzu söylerken diğer yandan kadınla erkeğin eşit olmadığını, bunun fıtrata aykırı olduğunu savunmak kadına yönelik erkek şiddetini desteklemekte ve şiddet uygulayan erkeklere daha rahat hareket imkânı sağlamaktadır.

Çocuklara yönelik cinsel suçlar alanında yakın dönemde yapılan düzenlemelerden başlayayım. TCK’de çocuk istismarı suçunu 103. ve 104. maddeler düzenler[i]. TCK’nin bu maddeleri hazırlanırken özellikle çocuklara ve kadınlara yönelik cinsel şiddet maddelerini kadın kuruluşları ile ortak hazırladık ve bunları hazırlarken uluslararası mevzuatı taradık. Yani bu konuda gelişmiş ülkelerin kanunlarına bakarak, farklı ülkelerle karşılaştırma yaparak bu düzenlemeleri önerdik. Kısa bir süre önce TCK’deki çocuk istismarı maddesini yani 103. maddeyi değiştirmeye çalıştılar. Bunun öncesinde 104. maddeyi iptal ettirdiler.

Bu maddeler üzerine konuşabiliriz. TCK’nin 104. maddesi reşit olmayanla cinsel ilişkiyi düzenliyor.  Bunun kapsamını açabilir miyiz?

TCK’nin 104. maddesi benim çok önem verdiğim maddelerden biri. 104. madde reşit olmayanla cinsel ilişkiyi düzenler. Bu madde erken evlilikler meselesi açısından da önemlidir. Ceza kanununun 6. maddesinin b bendi çocuğun tanımını şöyle yapar: “Çocuk deyiminden henüz 18 yaşını doldurmamış kişi anlaşılır.” Yani 18 yaşından küçük herkes çocuktur. Bu tanım çocuk hakları sözleşmesine de uygundur. Bu durumda kişilerin 18 yaşını doldurmadan evlenmemeleri gerekir. Medeni Kanun’da evlenme yaşı 17’dir. O da aile iznine tabidir. Dolayısıyla Medeni Kanun’un evlenme yaşı olan 17 yaşını doldurmak zaten hem ceza kanunun bu maddesine hem çocuk hakları sözleşmesine aykırıdır. 2000’li yılların başında Medeni Kanun düzenlenirken ısrarla “17 yaşın değil 18 yaşın doldurmasını dikkate alalım, kanunu bu şekilde düzenleyelim.” demiştik. Çünkü evlilik herhangi bir ticari işlemden daha hafif bir müessese değildir. Mesela 18 yaşını doldurmamışsanız borçlar kanunu, ticaret kanunu çerçevesinde herhangi bir hukuki işlem yapamazsınız. Evlilik bundan daha hafife alınacak bir müessese değil. 18 yaşın doldurulmasını vurgulasak da bu dikkate alınmadı ve evlenmek için 17 yaşın doldurulmasını kabul ettiler. Bunun iyi tarafı kadın ve erkek için aynı yaşın kabul edilmesiydi. Çünkü 2002’den önce yürürlükte olan Medeni Kanun’da böyle bir şey söz konusu değildi.

Ceza kanununa gelince, her ülkede cinsel ilişki için bir rıza yaşı vardır. Rıza yaşı denen şey cinsel ilişkiye girme konusunda rıza gösterme yaşıdır. Bu yaş, ülkeden ülkeye değişir. Mesela İzlanda’da bu yaş 18’dir, Avusturya’da 14’tür. Türkiye’de ise bu yaş yani cinsel ilişkiye girme konusunda rıza gösterme yaşı 15’tir. Şimdi bu yaşı rıza yaşı kabul ettiğiniz zaman 15 yaşla 18 yaş arasındaki gençlerin cinselliği yaşama özgürlüğü olduğunu kabul ediyoruz. Dolayısıyla bunu kendi iradeleri ile yaptıkları takdirde bunun suç sayılmaması gerekir. Yani 15 yaşındaki iki çocuk -eğer tecavüz değilse- cinselliği yaşamak istemişlerse bu suç kapsamında değerlendirilmemelidir. 2000’li yılların başında bizler bu maddeyi tartışırken süreci takip eden kadınlar olarak bunun için bir yaş farkı getirmiştik. Taraflar arasında 5 yaş fark olduğu zaman ceza söz konusu olmaz ama taraflar arasında 5 yaştan fazla fark varsa, o zaman bu tecavüz sayılır dedik. Örneğin, diyelim ki kız 16 yaşında adam 25 yaşında, 30 veya 50 yaşında. Bu tecavüzdür. Orada kızın serbest iradesinden bahsetmemiz mümkün değildir. Çünkü küçük bir kız çocuğunu etkilemek çok daha kolaydır. Onu paranızla etkilersiniz, bilginizle etkilersiniz. Erkek evli olduğunu gizleyip kızla beraber olabilir ve sonra onu rahatlıkla terk edebilir. Bu gibi durumları engellemek için aradaki yaş farkı çok önemlidir. Bazı ülkeler bu yaşı 3 yaş olarak kabul ederler. Biz bu fark en fazla 5 yaş olsun istedik. Ancak bu madde erkeklerimize çok kötü geldi.

  1. maddenin birinci fıkrasının iptaline ilişkin talepler, Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesi ve Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesi’nden gelmiş; 2006/17 esas sayısı ile Anayasa Mahkemesine kaydolmuş 2009/33 karar sayısı ile 26/02/2009 tarihinde reddedilerek 02/06/2009 günlü Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Madde metni “Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, on beş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, altı aydın iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” demekte idi. Daha sonra, Akdağmadeni Sulh Ceza Mahkemesi, Çorlu Sulh Ceza Mahkemesi ve Sandıklı Asliye Ceza Mahkemesi bu maddenin ikinci fıkrasının[ii] Anayasa’nın eşitlik ilkesine, Medeni Kanun’daki evlenme yaşını da örnek göstererek, aykırılık iddiası ile iptalini istediler. Anayasa Mahkemesi de 23/11/2005 tarih, 2005/103 esas ve 2005/80 sayılı kararla bu maddeyi iptal etmiştir.

Burada kafa karıştıran şöyle bir durum var: Medeni Kanun evlilik yaşı olarak 17 yaşın doldurulmasını kabul ediyor ve olağanüstü durumlarda mahkeme 16 yaşın doldurulması ile evlenme izni verebiliyor. Bunlara mukabil Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesi 18 yaş altındaki herkesin çocuk sayılacağını kabul ediyor. Ayrıca Türkiye taraf olduğu diğer sözleşmelerde de çocuk evliliklerine karşı olduğunu ileri sürüyor ve bu sözleşmelerin altına imza atıyor. Bunu kafa karıştırıcı ve samimiyetten uzak bir tutum olarak görüyorum. Çünkü eğer 18 yaş altındaki herkesin çocuk olduğunu kabul ediyorsanız bütün yasalarınızı buna göre düzenlemeniz gerekir aksi hâlde samimiyetinizden haklı olarak şüphe edilir.

TCK 103. madde çocuklara yönelik cinsel istismar suçunu düzenliyor. Bu maddede de 2016 yılında bir değişiklik yapıldı. Yapılan değişikliklerin içeriğinden bahsedebilir misiniz? Buna göre çocuklara yönelik cinsel istismar suçuna öngörülen cezalar nasıl düzenlendi?

Evet, 103. madde çocuklara yönelik cinsel istismar suçuna ilişkin cezaları düzenleyen maddedir. Anayasa Mahkemesi’ne bu konuda daha önce üç defa dava açıldı.

  1. maddenin iptali için önce Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesi Anayasaya aykırılık iddiası ile dava açarak maddenin tümünün iptalini istedi[iii] ve Anayasa Mahkemesi, talebi 103 maddenin her bir fıkrası açısından ayrı ayrı inceleyerek sonuçta 2015/43 esas, 2015/101 sayı, 12.11.2015 günlü kararı ile talebi reddetti.

Daha sonra Sivas 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 2015/26 esas sayısı ile 103. maddenin  6545 sayılı kanunun 59. maddesi ile değiştirilen 2 numaralı bendinin iptali için dava açtı.[iv] Anayasa Mahkemesi kararının bir yıl sonra yürürlüğe girmesi koşuyu ile bu talebi kabul etmiş ve 103/2’yi 2015/100 sayılı kararı ile ve oy çokluğuyla iptal etti.

Son olarak Bafra Ağır Ceza Mahkemesi, 2015/108 esas numarası ile 103/1 maddenin “b” bendi dışında kalan kısmının, “2” numaralı fıkrasının ve “3” numaralı fıkrasının “a” bendinin iptali talebi ile dava“ açtı. Anayasa Mahkemesi olayı “on beş yaşını tamamlamamışsözcüğü bakımından iptal etmişti. 2. fıkra konusunda daha önce karar verdiği için tekrar karar verme gereğini duymadı ve 3 fıkra açısından da talebi reddetti. (AYM 2015/108 esas, 2016/46 kara, 26.05.2016 tarih) Karar, gene oy çokluğu ile alındı.

15-18 yaş arasında rızayla yaşanan ilişkilerde verilen cezanın çok yüksek olduğu öne sürüldü ve eşitliğe aykırı olduğu gerekçesiyle TCK’nin 103. maddesinin birinci fıkrasının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruldu. Ve Anayasa Mahkemesi 103. maddeyi iptal etti. 15 yaşını tamamlamamış olan çocuğa yapılan cinsel istismarın çok ağırlaştırılmış bir cezası vardı. Mahkemelerden biri Anayasa Mahkemesi’ne başvururken “Bu madde bizdeki gelenek ve göreneklere aykırıdır” demişti. Bunusöyleyen kişi bir yargıç. Türkiye, cinsel hakları koruyan uluslararası sözleşmelerin bir tarafı. Hem CEDAW hem İstanbul Sözleşmesi, imzacı olan devletlere kadınların aleyhine olan bütün gelenek ve görenekleri de yasalardan tasfiye etme sorumluluğunu ve yükümlülüğünü getiriyor. Türkiye Cumhuriyeti bu sözleşmelere imza atarken “Evet böyle bir şey olursa tasfiye edeceğim” diyor; ama bir mahkeme ve o mahkemedeki bir yargıç bütün bu sözleşmelerden bihaber vaziyette “gelenek ve göreneğe aykırıdır” diyerek kanun iptali talebinde bulunuyor. Bu gelenek ve görenekler kadınlar aleyhine ise buna dayanarak dava açamazsınız. Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal ederken gelenek görenekleri karıştırmadı. Ama nihayetinde maddeyi iptal etti. Daha sonra cezalarda kademelendirme olması gerektiğini söylendi. “4 yaşındaki bir çocuğa tecavüzle 14 yaşındaki bir çocuğa tecavüz arasında fark olması gerekir.” Dolayısıyla “Cezalarda kademelendirme yapın, bu eşitliğe aykırıdır.” dediler. Bu konu Adalet Alt Komisyonu’nda tartışılırken Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği’nden Şehnaz Kıymaz, Mor Çatı’dan da ben bu toplantılara katıldık ve bu değişikliğe itiraz ettik. Çünkü çocuk, çocuktur. Eğer mutlaka bir şey yazılacaksa o zaman çocuk derken Ceza Kanunu’nun 6. maddesinin b bendinde bahsedilen şekliyle çocuktan kimin kastedildiğinin ve Türkiye’de rıza yaşının 15 olduğunun açıkça yazılmasını istedik. Ancak yeni ceza kanununda “cinsel saldırı veya cinsel istismar 12 yaşından küçük çocuklara yapılırsa…” diyerek ceza değişikliğine gittiler. Yeni 103. madde “çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi 8 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun 12 yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza istismar durumunda 10 yıldan, sarkıntılık durumunda 15 yıldan az olamaz.” şeklinde düzenlendi. Şimdi burada ceza mahkemeleri yargıçları sanki rıza yaşı 12’ymiş gibi bir sonuç çıkaracaklar. Kanunlarda çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi dendiği zaman, çocuktan ne kast edildiğinin de yazılması gerekir. Yoksa hâkimler istedikleri şekilde yorum yapabilirler.

Eski madde yürürlükteyken de N.Ç. Davası’nda çocuğun rızasından bahsedilmişti.

Evet; bunun en iyi örneğini -daha önceki maddenin yürürlükte olduğu dönemde- N.Ç. Davası’nda gördük. 13 yaşındaki kız çocuğuna 26 adam tecavüz etti, ona cinsel tacizde bulundu. Hepsi hafifletici sebeplerle çok az ceza aldılar. Yargıtay ilgili ceza dairesi dahil hiç utanmadan, hiç sıkılmadan çocuğun rızasından bahsettiler. Adalet Alt Komisyonu’yla yaptığımız toplantıda bunu da dile getirdim. Vicdanlarının çok rahat olduğunu, var olan ceza kanununa göre karar verdiklerini söylediler. Oysa eski ceza kanunu maddesi 15 yaşından küçük çocuklarda rıza aranmayacağını açıkça söylüyordu. O dönem daha 13 yaşında olan bu kız çocuğu sadece oturabilmek için bir sürü ameliyat geçirdi. Çünkü kızlık zarı denilen olay çok önemli olduğu için kıza anal tecavüzde bulunmuşlardı. Ve içlerinden biri tecavüz ettikten sonra, “Evladım sen benim kızım yaşındasın, gel de bayramda sana iki kilo pirinç vereyim” gibi laflar söyleyebilmişti. Bu erkekler için ceza indirimine gitme ihtiyacı hissettiklerini düşünüyorum. Çünkü bu işi yapanların hepsi o yörenin ileri gelen bürokratlarıydı. Onun için önümüzde böyle örnekler varken ceza kanunun çok açık, hiçbir yoruma yer bırakmayacak biçimde düzenlenmesi gerekiyor.

TCK’nin Aile Düzenine Karşı Suçlar bölümü aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası öngörüyordu. Ayrıca evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi görmeden bir evlenme için dinsel tören yapan kimse hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası veriliyordu. 2015 Mayıs ayında Anayasa Mahkemesi resmi nikâh olmadan dini nikah kıymayı suç sayan bu maddeyi iptal etti. Resmi nikâhın öncelikli olması hem kadınların zorla imam nikâhı ile evlendirilip haklarından yoksun bırakılmalarını engelliyor hem de çocuk evliliklerini önleme işlevi görüyordu. Yeni değişiklikle bu durum nasıl denetleniyor; nasıl önlemler alınıyor? Şimdi de Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’yla yenidoğanın nüfusa bildirim yükümlülüğüne ilişkin sözlü beyanı yeterli gören yeni bir düzenleme getirilmek isteniyor. Bu değişiklikler kadınların hayatını nasıl etkileyebilir?

Öncelikle ilk sorudan başlayayım. Dini nikâh deyince çoğunluğun aklına imam nikâhı ve İslam’ın dini nikâhı geliyor. Ama bu madde bütün dinleri kapsıyordu. Eskiden bir Katolik papazı da bir haham da resmi evlilik cüzdanını görmeden nikâh kıydığı takdirde suç işlemiş sayılıyordu. Bu duruma dair elimizde yeterli veri yok ama; bir ceza yargıcından resmi nikâhtan önce dini nikâh kıydıranlara birkaç kez ceza verildiğini duymuştum.   Bu durum eskiden bir suçtu. Anayasa Mahkemesi bunu iptal etti. Resmi nikâhın kaydı var ancak dini nikâhta böyle bir belge yok. Dini nikâhta sadece beyan var. Dolayısıyla burada kimin kaç yaşında evlendirildiği üzerinden bir takip bulunmuyor.

Şu an tartışılmakta olan Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda yapılacak değişiklikler arasında doğum bildirimi için sözlü beyanın yeterli olması da yer alıyor.  Bu madde kabul görürse hem çocuk evliliklerinin hem de ensest ilişki sonucu doğan çocukların üstü kapanmış olacak. Mesela bir adamın kendi kızından kendi çocuğu doğmuşsa farklı yönde bir beyan vererek o çocuğu kendi karısı üzerine kaydettirebilecek.

Nüfus Hizmetleri Kanunu değişikliklerinde çokça tartışılan konulardan biri de müftülüklere nikâh kıyma yetkisi getirilmek istenmesi. Bu kanun değişikliği önerisini laiklik ilkesi üzerinden nasıl değerlendirebiliriz?

Önce Anayasa Mahkemesi resmi nikâh olmadan dini nikâh kıymayı suç olmaktan çıkardı, şimdi doğrudan doğruya dini görevlilere, müftülere resmi nikâh yetkisi getiriyorlar. Bu, laik hukuku tamamen diskalifiye etmek anlamına geliyor. Amerika’da ya da başka yerlerde papazlarda nikâh kıyma yetkisi olduğunu söyleyerek toplumu ikna etmeye çalışıyorlar. Amerika’nın birtakım kanunlarını alacaksak kadınlar lehine olanlarını alalım. Türkiye laik bir devlet, dolayısıyla dini görevliye yani müftüye böyle bir resmi nikâh yetkisi vermek hukuka ve laikliğe aykırıdır. Hıristiyanlar papaza, Museviler hahama da resmi nikâh kıyma yetkisi istediklerinde bu bizi çok hukukluluğa götürecektir. Bundan yıllar önce Abdurrahman Dilipak, Türkiye’de çok hukukluluk sisteminin getirilmesi gerektiğini savunuyordu. O zaman bu durum, farklı dinlere mensup her gruba kendi din kurallarının uygulanmasını getirir. Lozan’ın en büyük kavgalarından biri de papazlara nikâh kıyma yetkisinin kaldırılması, hahamlara nikâh kıyma yetkisinin kaldırılması ve imamlara bu yetkinin verilmemesi, doğrudan doğruya laik bir belediyede nikâhın kıyılması meselesiydi.

Dini nikâhın önünde bir engel yokken bu değişikliklere neden ihtiyaç duyuluyor?

Bunun kolaylık olacağı söyleniyor, ancak şu anda nikâh kıymak zor bir şey değil ki. Dünya kadar memur var. Suriyeli göçmenler meselesinin de bunda etkili olduğunu düşünüyorum. Yüz binlerce Suriyeliyi Türkiye’ye kabul ettiler; Suudi Arabistan’dan da çok fazla insan gelip buraya yerleşti.  Buralardan gelen erkeklerin birden fazla eşi var. Türkiye’ye girerken eşlerini kardeşleri olarak gösteriyorlar. Ama o kardeşler gebe kalıp çocuk doğurmaya başlayınca ortalık karışıyor. Bir kısmına Türk Vatandaşlığı veriyorlar. Vatandaşlık verildiği zaman da bu insanların çeşitli eşlerinden olan çocuklarını nüfusa kaydetmeleri zorlaşıyor. Türkiye’de Arap ülkelerinin bir kısmında yürürlükte olan kanunları geçerli kılmaya başlayacaklar, yani şeriatı adım adım getiriyorlar diye düşünüyorum. Bunu söylediğim zaman abarttığım ya da kötü niyetli olduğum söyleniyor. Ama açıkça görüyoruz, Medeni Kanunu tamamen yok etmeye çalışıyorlar, bu çok tehlikeli bir gidişat.

Medeni Kanuna göre boşanma sonrasında tanınan nafaka hakkı da tartışılan konulardan biri. Buradaki düzenlemeler, değişiklikler nelerdir?

Biliyorsunuz 2016 yılında kısa adıyla Boşanma Raporu[v] denen bir rapor yayınlandı. Boşanmaların artmasının sebeplerini araştıran, boşanmaları zorlaştıran, evliliklerin devam etmesini sağlamayı amaçlayan uzun bir rapor. Raporun amacının boşanmayı zorlaştırarak kadını eve hapsetmek, dört duvarın içine sokmak olduğunu düşünüyorum. Bunun için atılan adımlardan biri de kadının ekonomik özgürlüğünü yok etmekti. Nafaka konusu da bu rapor sonrasında daha fazla gündeme geldi. Erkeklerin boşandıktan sonra ömür boyu nafaka ödedikleri, bunun haksızlık olduğu ve nafakanın kaldırılması gerektiği söylendi. Bunun haksız kullanıldığı yerler, örnekler olabilir. Nafakaya ihtiyacı olmadığı hâlde bu kuralı istismar edenler olabilir. Şöyle bir örnek vereyim: Her ikisi de üniversite mezunu, her ikisi de çalışan, geçim derdi olmayan bir çift anlaşarak boşanmışlar. Boşanırken adam kadına yüklü bir para da vermiş. Kadının da sevgilisi var, adamın da. İddiaya göre kadın kocasından gelen nafaka kesilmesin diye sevgilisiyle resmi nikâh kıymıyorsa bu bir suistimaldir. Ama kadının bu paraya ihtiyacı varsa ya da sevgilisiyle çeşitli gerekçelerle -belki de evlilikten ağzı yandığı için vs.- evlenmek istemiyorsa bu bir suistimal değildir. Bu durum rahatlıkla saptanabilir. Türkiye’deki kadınların çoğunluğu çalışmıyor, herhangi bir kalifikasyonları yok, ekonomik sıkıntı içindeler, iş bulmaları çoğunlukla mümkün değil. Ya da çocuğun bakım hizmetleri devlet tarafından ücretsiz sağlanmadığı için kadın mecburen evde oturup çocuğuna kendisi bakıyor olabilir. Çocuğuna bakarken de hem çocuk hem de kendisi için nafaka istiyor haklı olarak. Bunu kestiğiniz zaman kadın ne olacak? Nitekim 2002 yılı öncesinde yürürlükte olan medeni kanun çerçevesinde, evin reisi koca iken, ekonomik koşulların zorlaması da kadının boşanmasını engelliyordu; evde oturuyordu, yani içinde bulunduğu ortamı mecburen terk edemiyordu. Dolayısıyla şimdi o noktaya geri dönmek istediklerini düşünüyorum.

İhtiyaç durumuna göre nafakanın ne kadar verileceği ve ne kadar süreyle verileceği zaten hâkimlerin takdirinde değil mi? Yani karşısına bir vaka geldiğinde hâkim ihtiyaç olup olmadığını tespit etmek durumunda değil mi? Nafakaya ihtiyaç kalmadığı bir durum olduğunda bunu takdir edebilir.

Evet, hâkim duruma göre nafakayı azaltılır, çoğaltılır ya da iptal edebilir. Nafaka davaları açılırken ilerde artırılmak, değiştirilmek kaydıyla ibareleri konur ve buna göre uygulanır.

Türkiye’deki boşanma davalarında taraflar bazen çocuğu düşünmüyor, çocuk üzerinden birbirleriyle iktidar savaşına girebiliyorlar. Bu, korkunç bir olay. “Ben şunu aldım, sen şunu aldın” gibi hesaplar yapabiliyorlar. Genellikle erkekler çocuğu anneye karşı doldurabiliyor. Davaların büyük bir kısmında da şiddet bulunuyor.

Bazen de erkekler mağdur olduklarını söylerken kadın cinayetlerini teşvik edebiliyorlar. Mesela, bir erkek çıkıp şunu bile söyleyebildi: “Çocuğumu göremiyorum, annesi çocuğumu kaçırıyor; daha kaç tane kadının ölmesi gerekiyor çocuklarımızı görebilmek için!” Çocuğunu görememek bir mağduriyet yaratabilir ancak bunun kadın cinayetlerinin gerekçesi olarak sunulması kabul edilemez.

Baktığınız davalardan örnekler verebilir misiniz?

Bir davadan örnek vereyim: Tarafların bir çocuğu var, adam inanılmaz derecede şiddet uyguluyor. Ben daha davayı alır almaz ilk ya da ikinci duruşmada adamın adli tıbbi müşahede altına alınmasını istedim. Bu talebim reddedildi. Geçen yıllar içinde adam dünya kadar iş yaptı, her hâkimi ve savcıyı şikâyet etmeye başlayınca hâkim adamı tıbbi kontrol için Ankara’ya gönderdi ve adama şizofren teşhisi kondu. Bunu daha en başında, on yıl önce söylediğim zaman yapsalar çok daha az hasar olacaktı. Şimdi bu adamın kadınla ortak bir kızları vardı. Adam feci şekilde şiddet uyguluyor. Daha önceki evliliğinden olan beş çocuğu var. Onlardan bir kızını o kadar çok dövüyor ki kızı helikopterle Ankara’da hastaneye götürüyorlar ve hastaneye “Terasta çamaşır asarken terastan düştü.” diyorlar. Kız da böyle söylüyor. Bazı doktorlarda kadına yönelik erkek şiddeti konusunda bilinç olmadığı için onu gören doktor, kadının düşmediğini dayak yediğini fark edecek durumda olsa da öyle söylendiği için rapor hazırlamıyor. Şimdi böyle bir adama çocuk vermek mümkün değil. Büyük bir ihtimalle o adam velayetini aldığında çocuğu kaçıracak. Türkiye’de o çocuğun izini bulmak mümkün değil. Çünkü ilgili birimler bu konudaki görevlerini yeterince yapmıyorlar.

Erkeğin, çocuğu kaçırma ihtimali yüksek olduğunda kadın, çocuğu babaya teslim etmekten korkmakta haklı. Çocuğu nereye götürdüğünü, ona ne yaptığını, çocuğu nasıl bir gelecek beklediğini bilmiyorsunuz.

Az önce ebeveynlerin çocuk üzerinden iktidar savaşı yaptıklarından bahsettim. Başka bir davamda adam ısrarla, inatla çocuğu istediğini söylüyor. Çocuğu alıyor, götürüyor, kendi anne babasına bırakıyor ve kendisi de başka yere gidiyor. Oysa kanunun söylediği şey, beraber geçirilen bu sürede çocukla baba arasında şahsi ilişki kurulması, çocuğun babasından uzaklaşmamasıdır.

Çocuk üzerinden iktidar kuran, çocuğu babasına göstermek istemeyen kadınlar da var. Bundan şikâyetçi olan erkekler Mağdur Babalar Cemiyeti’ni kurdular. Çocukla baba arasında ilişki kurulmasını istiyorsanız öncelikle kadınla adam yan yana geldiğinde, kadın çocuğu adama götürdüğünde doğacak tehlikeleri bertaraf etmeniz gerekiyor. Kadın cinayetlerinin dikkat ederseniz çoğunda adamın kadını “Konuşalım.” diyerek bir yere çağırdığını veya kadının evine gittiğini ve onu orada öldürdüğünü görürsünüz. Peki, bunları engelleyebiliyor musunuz? Yok hayır! Bu durumda kadın korkuyor tabii… Nasıl gidip konuşsun o adamla, nasıl çocuğunu teslim etsin? Alıp çocuğu kaçırdığı zaman bir daha kim nereden bulacak? Etkili ya da etkin bir sistem mi var? Hayır. Onun için mahsurlarını gidermeden, gerekli önlemleri almadan afaki konuşmalarla, mağdur baba edebiyatıyla sorunu çözemeyiz.

6284 sayılı Kanun’a[vi] bağlı olarak hakkında koruma kararı verilmiş kadını bile polisin yanında öldürüyorlar, hatta polisi bile öldürdüler. Son yıllarda, günde en az beş kadının öldürüldüğü bir noktaya geldik, artık kadın cinayetleri son derece normal bir hâle geldi. Biliyorsunuz İngilizcede cinayetin adı «homicide»dir; bu ise, «femicide» yani bu iş bir kadın kırımına dönüştü. Türkiye tam bir kadın mezbahasına döndü. Onun için hükümetin söylediği her söz, kadınlar lehine yapıyormuş gibi gösterdiği her şey göstermeliktir diye düşünüyorum. Kadına yönelik erkek şiddetini önleme konusunda gösterdiği ciddi bir irade bulunmuyor. Bu, daha önceki hükümetlerde de olmamıştı ama bu hükümette hiç yok. Bu konuda irade gösterilmedikçe şiddetin önlenmesi de mümkün değil.

Az önce Medeni Kanun’un tasfiye edilip çoklu hukuk sistemine geçilmeye çalışıldığını öngördüğünüzü söylediniz. Diğer ülkelerde bunun örnekleri var mı? Çoklu hukuk kavramını açıklayabilir misiniz?

Çoklu hukuk, her din mensubuna evlenirken kendi dini kurallarının uygulanması demek.  İki Müslüman evleniyorsa İslâm hukuku, iki Hıristiyan evleniyorsa, kendi kilise kuralları, iki Musevi evleniyorsa onların din kuralları uygulanacak demektir.

Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliği Kadına Yönelik Erkek Şiddetini Önleme Uzmanlar Grubu’nda iki dönem üyelik yaptım. Katıldığım toplantılardan birinde Lübnanlı bir kadın anayasa profesörüyle beraberdim. Çoklu hukuk sisteminden bu toplantıda haberdar oldum. Lübnan’da çok fazla dini grup var. Müslümanlar, Museviler Hıristiyanlar, Ortodokslar, Katolikler ve birçok dini tarikat var. Her dini gruba evlenmede ve boşanmada kendi din kuralları uygulanıyor. Peki bir Müslüman’la bir Hıristiyan evlendiği zaman, bir Hıristiyan ile bir Musevi ya da bir Müslüman’la bir Musevi evlendiği zaman ne olacak? Hangi kural uygulanacak? Kişi hangi inanca sahipse o inanç çerçevesinde evlenme ve boşanma hakkına sahip olacak. Peki Ateist ise ne olacak? Ya da Müslümansın ama Müslüman hukukuna tabii olmak istemiyorsun… Onlar için ayrı ayrı kurallar ortaya çıktı. Türkiye’de halkın büyük çoğunluğu Müslüman olduğu için İslam hukukuna uygun bir evlilik sistemi getirirlerse ne olacak? Bir; erkekler için çok eşlilik gelecek iki; adamın canı istediğinde yani, “Boş ol!” demesiyle boşanma meydana gelecek.

Her dini grup içinde dini yobaz bir şekilde yaşayanlar var. Her dinin evlenme boşanma kuralları birbirinden farklı. Mesela, Katolik nikâhında boşanmak neredeyse mümkün değil. Bildiğim kadarıyla önceleri İslam kurallarına göre nikâhın dinen kutsanması diye bir şey yok. Dini nikâh sonradan ortaya çıkmış. İran başka bir hukuk uyguluyor. İran’da evlenmeden önce kadın, bir sözleşme ile boşanınca çocuğun velayetini alabileceğini belgeleyebiliyor. Kadının haklarını koruyan bir sözleşme taraflar arasında imzalanırsa boşanma sırasında o sözleşmeye uymak gerekiyor. İran’ın özelliklerinden biri de evliliklerin belirli bir süreyle yapılabilmesi. İran’da Humeyni zamanındaki uygulamaları hatırlayalım. Bir kızın bakire olarak ölürse cennete gideceğini belirten hadisler vardı. Küçük kız çocukları bakire olarak ölüp cennete gitmesinler diye onca çocuğa tecavüz ettiler. On beş dakikalık nikâhlar kıydılar, çocuklara tecavüz ettiler ve ondan sonra bütün kızları öldürdüler. Bu işin nereye gidebileceği hiç belli değil, sahip olduğumuz Medeni Kanunu sonuna kadar savunmamız ve korumamız gerekiyor diye düşünüyorum. Dini kurallar sürekli farklılaştığı için medeni bir ülkede en doğru iş, medeni nikâh kıymaktır. Ondan sonra imam nikâhı, Şaman nikâhı, Budist nikahı, kilise nikahı hangisi isteniyorsa kıyılabilir.  Bu, Türkiye’de yasak değil.

Dini kurallar sadece hukuk sistemini değil gündelik hayatta zaten var olan eril şiddetin biçimini de şekillendiriyor. Şiddeti uygulayan erkekler dini referans göstererek uyguladıkları şiddeti mazur göstermeye çalışıyor.

Şu anda devam eden bir davamda kadın boşandığı eşinden nafaka istiyor. Adam, kadına “Sen ne kadar ahlaksız kadınsın. Ben senden boşandım artık sen bana helal değilsin, haramsın… Benden para isteyemezsin” diyen mesajlar gönderiyor. “Ben sana bakmak zorunda değilim. Dinimize göre sen benden artık para isteyemezsin” diyor. Neredeyse elli yıldır bu mesleği yapan bir avukat olarak bu örnekleri önüme gelen vakalardan veriyorum.

Çalıştığım bir kurumda gündeme gelen bir davadan örnek vereyim. Erkek, evlilik içinde başka bir kadınla olan ilişkisini, “O benim imam nikâhlı karım” diyerek mahkemede açıkça savunmaya kalkmıştı. Eskiden böyle bir şeyi mahkemede söylemek mümkün değildi, hatta ortaya çıktığında adam bunu mümkün olduğu kadar inkâr ederdi. Şimdi gururla bunu söylüyor çünkü var olan iktidardan destek buluyor. Bu, laiklik ilkesinin hukukta ve toplumsal ilişkilerde ne kadar aşındığının basit ve çarpıcı bir örneği.

Metrobüste şortlu kadına tekme atan adam “Dinime uygun değil, tahrik oldum” diyerek yaptığını savunuyor. Son yıllarda bu gibi saçma sapan iddialar ortaya çıkmaya başladı. Kadınlar, erkeklerin tahrik olmasına göre giyinecek değiller. Erkeklerin kendilerine hakim olmayı öğrenmesi gerekiyor. Hükümet buna karşı çıkarak gerekli önlemleri almadığı için en büyük zararı kadınlar yaşıyor.

Bunu, eğitim sisteminin seviyesinin geldiği durumla birlikte düşünmemiz gerekir. Çünkü düşen eğitim seviyesine bağlı olarak “Kocaya itaat Allah’a itaat demektir.” gibi cümleler daha çabuk kabul görüyor. Kız çocukları, küçüklüklerinden itibaren “Saçını kapatacaksın, yoksa saçların cehennemde boynuna dolanıp seni boğacak.” gibi hurafelerle yetiştiriliyor.  On sekiz yaşına geldiği zaman artık o kız çocuğunun serbest iradesinden söz edilemez.

Eğitim alanında yapılan değişikliklerin kız çocuklar için önemli olduğunu düşünüyorum. Biliyorsunuz 12 yıllık kesintisiz eğitim 4+4+4 diye üçe bölündü. Bakanların da ifade ettiği gibi ilk dört yıllık eğitimin ardından kız çocukları okuldan alınıyor, okula gönderilmiyor. Hiçbir kalifikasyonları olmadığı için evde oturuyorlar veya erkenden evlendiriliyorlar. Bu, kadınların aleyhine bir durum yaratıyor ve erken evlendirmeleri kolaylaştırıyor.

2000’li yılların başında Medeni Kanun ve TCK düzenlemeleri esnasında kadın kurumlarının yetkili birimlerle görüşmeleri, temasları oluyordu. Siz de bu çalışmalar içinde yer aldınız. Bugün gelinen noktada resmi birimlerle temaslarınız nasıl?

Şu an böyle bir temasımız yok. Öncelikle kanun çıkarma tebliğini yok ettiler. Bir kanun çıkarılacağı zaman önce o kanun taslağını hazırlar, meclisteki herkesin fikrini alırsınız. Bütün partilerin fikri olur, sonra kanun komisyonlara gider, komisyonlarda tartışılır Sonra üst komisyona gider, orada da tartışılır. Bir madde değişecekse bile onun hakkında geniş bir araştırma yapılır sonra o kanun herkesin onayıyla çıkar. Ayrıca o kanunu yapmadan önce eğer toplumun tabanında mutabakat sağlamak istiyorsanız, taraf olan sivil toplum kuruluşları ile alışveriş yapmanız gerekiyor. Artık böyle bir işleyiş bulunmuyor. Birbiriyle alakasız birçok kanun maddesi tek bir paketle hızlıca meclisten geçiriliyor, hiçbir şey doğru dürüst tartışılmıyor. Silahlı kuvvetlere alınacak silahlarla ilgili bir madde ile çocukların cinsel yönden taciziyle ilgili maddeyi aynı torba içinde bulabiliyorsunuz. Kanunlar böyle yapılmaz ki!

Eğer kanunun gerçekten herkes tarafından kabul edilir, geçerli olmasını istiyorsanız geniş katılım sağlamanız gerekiyor. Mesela akademisyenlerle ilgili bir kanun mu çıkaracaksınız. Onları toplayacaksınız, fikirlerini alacaksınız, yazdığınız metni onlara göndereceksiniz, eleştirilerini alacaksınız ve o eleştirileri göz önünde bulundurarak yeni bir metin hazırlayacaksınız. Kadınlarla, çocuklarla ilgili bir kanun çıkaracaksınız bu konu üzerine çalışan bütün kuruluşların, kadın örgütlerinin, baroların fikrini alacaksınız, hükümet dışı kuruluşların fikrini alarak iş yapacaksınız. Çünkü tabanda çalışan kuruluşlar bu konulara mecliste oturanlardan çok daha fazla hâkimdir; sorunları çok daha iyi bilirler. Kadına yönelik erkek şiddeti konusunda benim tecrübem ile mecliste oturduğu yerden karar veren adamın tecrübesi asla bir olamaz. Kadın kuruluşlarının bu konuda deneyimleri var. Birçok dava açmışlar, davaları takip edip kararları değerlendirmişler. Bu kararların hangilerinin kadınların lehine olduğunu, kararların eksik yönlerini saptamışlar. Taban örgütlerinden bağımsız iş yapmaya kalktığınız zaman olumlu sonuçlar alamazsınız.

Hukuk sisteminin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu an geldiğimiz noktada en kötü olan şey hukuk sisteminin mağdurları korumaması. Türkiye’de kamu kuruluşları ve bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyecek ve mağdur olanın haklarını koruyacak olan Kamu Denetçiliği Kurumu adlı bir kurum var. Üniversitelerden haksız yere atılan akademisyenler var. Ancak haklarında kamu davası açıldığı için onlar bu kuruma başvuramıyorlar. Gezi olaylarında birçok insan gözünü kaybetti, hayatını kaybetti. Eğer tarafsız bir devlet olsanız, o çocukları öldüren kamu görevlilerine hak ettikleri cezaları verirsiniz. Böylece hem devletin haysiyeti kurtulmuş olur hem de devlet kurumlarına olan güven pekişir. Ama o kişi kamu görevlisi olduğu için korunuyorsa, aleyhindeki deliller görmezden geliniyorsa bu şekilde hukuka güvenilmesini sağlayamazsınız. Avukatların bile yerlerde sürüklendiği bu dönemde kimsenin hukuka güveni kalmamış vaziyette ve güvenilir bir kurumumuzun parçalanması geleceğin Türkiye’si için korkunç bir olay.

LGBTİ+’ların hakları bu süreçte nasıl etkileniyor?

LGBTİ+’ların hakları Türkiye’de daha önce de sorunluydu.  Ancak şu an bu haklar daha da ihlal ediliyor. Birtakım ülkeler LGBTİ+ evliliklerini normal görüyor, yasalarını buna göre yeniden düzenliyor. Ama Türkiye son derece renkli ve hoş Onur Yürüyüşleri’ni bile engelleyen bir noktaya geldi. Söz konusu olan insanların kendi bedeni, kendi hayatı. Bu hayatı nasıl isterlerse öyle yaşarlar, buna kimse karışamaz. Engellenen Onur Yürüyüşleri’nde kendi haklarını savunuyorlar. Ama bunun karşısında aşağılanıp, dövülerek polis zulmünü yaşıyorlar. Üzerlerinde inanılmaz bir toplumsal baskı da var. Diğer yandan toplumdaki baskı sadece LGBTİ+’lara karşı değil, karşı cinsten iki insana karşı da arttı.  Bir kadın ve erkek parkta el ele oturuyorsa namus bekçileri gibi birtakım bekçiler ortaya çıkmaya başladı.

Kadın ve LGBTİ+ kurumları hak mücadelelerine devam ediyorlar. Türkiye’de gerçek anlamda muhalefet yapanlar onlar. Genç kuşaklar içinde çok güzel çalışmalar yapan kadınlar var. Bu çalışmalar tek ümidimiz.

Sizce bu dönemde devlete, sivil toplum kurumlarına, kadın ve LGBTİ+ kurumlarına cinsel şiddeti önlemek ve toplumu bilgilendirmek konusunda nasıl sorumluluklar düşüyor?

Devlet yetkililerinin önce kadın-erkek eşitliğine inanması ve onu gerçekleştirmek için gerekli siyasal iradeyi göstermesi gerekiyor.

Alanda çalışan hükümet dışı kuruluşlarla devlet kuruluşlarının ortak çalışmalar yapması gerekir. Çünkü alanda çalışan hükümet dışı kuruluşlar gereksinimleri çok iyi saptamaktadır. Ancak burada hükümetlerin kendilerini desteklemek üzere kurdukları hükümete bağımlı olan hükümet dışı kuruluşlardan söz etmiyorum. Gerçek demokrasilerde hükümetler, insanların her konuda örgütlenmelerini ister ve plan ve programlarını bu örgütlerin taleplerini göz önünde bulundurarak yapar. Türkiye’de ise hükümetlerin yapması gereken sosyal çalışmaları yapan kadın örgütleri basılıyor, bütün belgeleri ortalığa saçılıp bu kurumlara kayyum atanıyor.

Söyleşi için çok teşekkür ederiz.

[i] TCK Madde 103 “Çocukların cinsel istismarı”, Madde 104 ise “Reşit olmayanla cinsel ilişkiyi” düzenler. Bkz: https://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5237.html

[ii]  Söz konusu ikinci fıkra:Fail mağdurdan  beş yaştan daha büyük ise, şikâyet koşulu aranmaksızın, cezası iki kat artırılır.” şeklinde düzenlenmişti.

[iii]  İptali istenen 103. madde şöyledir: 

“(1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden; 

  1. a) Onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, 
  2. b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır.

(2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(3) Cinsel istismarın üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısmı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle gerçekleştirilmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. 

(4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.

(5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması halinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. 

(6) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması halinde, onbeş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. 

(7) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.”

[iv] İptali istenen ikinci bend şu şekildedir: (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, onaltı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.”

[v]  Ocak 2016’da TBMM bünyesinde kurulan Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu hazırladığı raporu Mayıs 2016’da açıkladı.

[vi] Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun