Bir Feminist Tiyatro Örneği Olarak “Zabel”

Duygu Dalyanoğlu

Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi’nde ögrenci olan ve üniversiteden mezun Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nda çalışma yürüten kadınların Zabel Yesayan’ın hayat hikâyesi üzerine Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nde başlattıkları oyunlaştırma çalışmasını inceliyor. Zabel adlı oyun Zabel Yesayan’ın otobiyografik eseri Silahtar’ın Bahçeleri’ni merkeze alarak ve Sürgün Ruhum ve Yıkıntılar Arasında eserlerinden esinlenerek yazarın çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor. Yazı, Zabel oyunnunun bir feminist tiyatro örneği olarak nasıl şekillendirildiğini ele alıyor. 

Zabel Yesayan’ın adını ilk defa 2007 yılında duymuştum. Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nde her yıl 8 Mart’ta düzenlediğimiz Kadın Eserleri Kitap Sergisi’nde Lerna Ekmekçioğlu ve Melissa Bilal tarafından hazırlanan Bir Adalet Feryadı: Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar adlı kitabı elime alıp hayat hikâyelerini ve yazdıklarını bir çırpıda okuduğum beş kadından biriydi Zabel Yesayan. Ermenice bilmeyen bizler için onu daha yakından tanımanın imkânı yoktu o zamanlar. Cesur ve sözünü sakınmayan bir kadın yazar olarak kazındı aklıma ismi.

Aradan yıllar geçti; Zabel Yesayan’ın bazı eserleri Türkçeye, İngilizceye, Fransızcaya çevrildi, halen de çevrilmeye devam ediyor. Pek çok insan onun hakkında yazıp çizdi; genelde istisnaların kadını olarak yazmayı tercih edenler çoğunluktaydı: “Yurtdışında üniversiteye giden ilk Ermeni kadın Zabel Yesayan”, “24 Nisan 1915’te aranan Ermeniler listesindeki tek kadın Zabel Yesayan”, “En önemli Ermeni feminist yazar Zabel Yesayan”…[1] Peki gerçekte kimdi bu Zabel Yesayan? Hayat hikâyesini biraz olsun araştırdığınızda onun hakkında pek çok şey ön plana çıkıyordu: Ermeni, yazar, gazeteci, feminist, sosyalist, evlat, eş, anne, öğretmen, kahraman, suçlu, mahkûm… Hangisiydi? Belki hepsiydi, belki bir kısmı, belki hiçbiri, belki de daha fazlasıydı… 2014 yılı yaz aylarında aklımda bu sorularla Zabel Yesayan’ı yakından tanımak ve anlamak isteğiyle eserlerini okumaya başladım. Yıkıntılar Arasında (Averagnerun Meç), Silahtar’ın Bahçeleri (Silihdari Bardeznerı) ve Sürgün Ruhum’u (Hokis Aksoryal) yaklaşık iki haftada okumuş, bitirmiş ve çok etkilenmiştim. Zabel Yesayan’ın hayatını sahneye taşıma fikri o dönemde aklıma düştü. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci olan ve üniversiteden mezun olup Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nda çalışma yürüten kadın arkadaşlarıma bu önerimi açtım ve Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nde bir eğitim-araştırma faaliyeti başlatma kararı aldık. 2014 yılının son üç ayında Zabel Yesayan’ın eserlerini, onun hakkındaki edebi incelemeleri okuyup tartıştık, Zabel Yesayan’ın edebi kimliği ve kadın hareketi içindeki pozisyonu üzerine çalışan araştırmacılar[2] ile görüştük. 2015 yılı Ocak ayında ise sahneleme çalışmalarına başladık ve Zabel oyunu ilk gösterimini 5 Mart 2015’te Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Bu yazıda Zabel oyununu bir feminist tiyatro örneği olarak nasıl şekillendirdiğimizi anlatmak niyetindeyim. Oyun, Zabel Yesayan’ın otobiyografik eseri Silahtar’ın Bahçeleri’ni merkeze alarak, Sürgün Ruhum ve Yıkıntılar Arasında eserlerinden de esinlenerek yazarın çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor.

Silahtar’ın Bahçeleri

Zabel Yesayan Silahtar’ın Bahçeleri’ni 1935 yılında Erivan’da yazıyor. 24 Nisan 1915’te devlet tarafından aranan Ermeni aydınlardan biri olarak İstanbul’dan kaçtıktan sonra Sofya, Bakü, Paris gibi birçok farklı şehirde yaşamak zorunda kalan Zabel Yesayan Sovyet Ermenistan hükümetinin daveti üzerine 1933 yılında Erivan’a yerleşiyor.[3] Edebi kariyerinde sosyalist gerçekçi edebiyat alanında üretim yapmaya başlayan yazarın o yıllarda kaleme aldığı eserlerinden biri de otobiyografisi oluyor. Marc Nichanian bu eserin üretiminde Zabel Yesayan’ın Sovyet rejiminde kültürel hayatta önemli bir role sahip Yazarlar Birliği’nin üyesi olmasının rolünü hatırlatıyor ve yazarın bu eseri o dönemde Moskova-Erivan hattındaki pek çok yazarın Moskova’dan gelen talimatlar doğrultusunda çocukluk anılarını sosyalist gerçekçi bir edebiyat geleneği oluşturma motivasyonu ile kaleme aldığını belirtiyor.[4] Fakat ilginçtir ki art arda sosyalist gerçekçi kalıba yakın duran anlatılar üreten ve bu eserleri kaba bir kurgu anlayışı ve partizan bir tavırla yazan Yesayan’ın Erivan dönemi eserleri arasında Silahtar’ın Bahçeleri ayrışıyor.[5] Bu fark, Zabel Yesayan’ın yıllar sonra çocukluğunun ve gençliğinin İstanbul’u üzerine düşündüğü zaman neyi nasıl hatırladığı ve hangi anıları nasıl yazmayı tercih ettiği ile ilgili. Ülkesinden, ailesinden uzak düşen ve çocukluğunun İstanbul’una uzaktan –hatta sosyalist gerçekçi bir gözle- bakmak isteyen ama yazdıkça o günlerin içine çekilen bir kadının kendi kurgusal metnini okuduğumuzu söyleyebiliriz. Zabel Yesayan fragmanlar hâlinde yazdığı eserinde kesintisiz bir çocukluk hayatından ziyade parçalar hâlinde anları, kişileri ve mekânları anlatmayı tercih ediyor. Genellikle her bir parçanın “kahramanı” da kadınlar oluyor. Kadınlar dünyasının içinde büyüyen, her gün birlikte yaşadığı kadınların sahip olduğu garipliklerin, mutsuzlukların, hüznün, deliliklerin farkında olan ve onlar gibi olmamaya inat ederken başka bir yaşamın kapılarını aralayan babasına düşkün bir kız çocuğunun hikâyesini yazıyor Yesayan. Öte yandan bu eser yazılırken Zabel Yesayan hem geçmişini hatırlıyor hem de geçmişi ile yüzleşiyor sanki. Annesini, anneannesini, komşularını, teyzelerini, arkadaşlarını yazarken yıllar sonra onlarla yakınlaşma ve dayanışma deneyimi yaşıyor. Zabel Yesayan’ın annesi Ağavni’nin melankolisinin ev içi işbölümü içindeki pozisyonu ve babası ile olan ilişkisi bağlamında anlamlanması; sert ve kuralcı anneanne Dudu’nun mizacına etki eden mutsuz ve zoraki evliliği; kendisine bez bebeklerden bir dünya kuran, kimilerine göre deli Sandukt’un evlilik ve mahalle yaşantısının arkaplanı; sağlıksız, zayıf ve mutsuz görünen Fayize’nin yeri geldiğinde nasıl cesur bir kadına dönüştüğü; meşhur yazar Sırpuhi Düsap’ın edebiyat dünyasında var olmak isteyen bir kadın olarak hangi zorluklara katlandığı gibi pek çok boyut bu hikâyenin içinde kendine yer buluyor. Bu nedenle ortaya feminist bir bakış açısı ile yorumlamaya açık, canlı, samimi ve zengin bir anlatı çıkıyor.

Zabel Oyun Akışı

Oyun kurgusunu oluşturmaya başlarken öncelikle kitaptaki hangi anlatıları seçeceğimize karar vermemiz gerekiyordu. Bu bizim için zor olmadı. Çünkü metin tartışmalarımızda oyuncu olarak hayal gücümüzü harekete geçiren karakterlerin yer aldığı anlatılar hepimiz için belliydi. Dikkat ettiğimiz bir nokta Zabel Yesayan’ın hayatında yer etmiş birbirinden farklı kadın karakterlerinin oyun içinde temsil ediliyor olması idi. Bu seçimi yaptıktan sonra bizi daha zor bir karar bekliyordu. Zabel Yesayan Silahtar’ın Bahçeleri’nde her şeyi birinci ağızdan düpedüz anlatıyordu. Peki, bunun sahnedeki karşılığı ne olacaktı? Sonuçta bir oyuncu Zabel Yesayan rolünde sahneye girip, kitabın başladığı gibi “Şubat 1878’de doğmuşum” diyerek oyuna nasıl başlayacaktı? Bu zor sorunun cevabını yine Zabel Yesayan’ın biyografisinde bulduk. 1915 yılında İstanbul’dan kaçan Zabel Yesayan beş yıllık bir sürgün hayatının ardından 1920 yılında Ermeni yetimhanelerini ziyaret etmek ve onlara destek olmak için Kilikya’ya gider,[6] ardından kısa bir süre için İstanbul’a döner.[7] Bu, İstanbul’a son gelişi olacaktır. Zabel Yesayan’ın İstanbul’a son gelişinde çocukluğunun geçtiği Üsküdar’a gittiğini ve çocukluğunun geçtiği evi ziyaret ettiğini tasarladık. İstanbul’un, Üsküdar’ın, mahallenin ve hatta evini paylaştığı aile üyelerinin bile değiştiği yıllarda evine geri dönen bir kadının hatıralarında canlanacak olanlar oyunumuzun hikâyesini oluşturacaktı. Bu tasarımı yaparken yazarın otobiyografik izler taşıyan başka bir Üsküdar hikâyesinden esinlendik. Sürgün Ruhum adlı eserinde hikâyesini okuduğumuz, uzun yıllar Avrupa’da yaşadıktan sonra memleketi İstanbul’a ve mahallesi Üsküdar’a geri dönen ressam Emma’nın hislerinin oyunun başlangıcında Zabel Yesayan’ın ruh hâlini yansıtabileceğini düşündük. Sürgün Ruhum’un başlangıcı şu şekilde idi:

İstanbul’a bugün döndüm. Bu bahar havası ve hoş kokulu nisan akşamı beni mutlu etti. Babamın Bağlarbaşı’ndaki artık neredeyse boş olan evinde, pencereden dışarıyı izleyerek uzun uzun düşünüyorum. Aslında ne düşünebiliyorum ne de hayallere dalabiliyorum. Daha ziyade kendimi geçici ve tanımlaması güç duygulara kaptırmış gibiyim. (…) Sanki hafızamın derinliklerinde kapalı kapılar aralanıyor ve eski anılar canlanıyor. Bir söz, unutulmuş bir jest, babamın bir bakışı… Geçmişe ait unutulmuş detayların hepsi ortaya çıkıyor.[8]

Oyun başında hatırladığı en eski şey dünyaya nasıl geldiğine dair annesinden dinledikleriydi. Silahtar’ın Bahçeleri’nin ilk anlatısı olan bu bölümden hareketle oluşturduğumuz sahnede Zabel Yesayan’ın hatırladıkları sahnede şöyle karşılık buluyordu:

Mamam anlatırdı. Osmanlı-Rus Harbi’nin çalkantılı günleriymiş o günler. O gece Rus Ordusu İstanbul’a oldukça yaklaşmış. Herkes panik içinde. Sokaklarda tellallar “top atışları olacak, paniğe kapılmayın” diye bağıradursun, mamamın doğum